Akhepedia Forum

21 Mart 2012 Çarşamba

Vesvese ve İlham

Vesvese, Şeytan, Satan, Lucifer, İslam, Islam

Vesvese ve İlham

Hazırlayan: Akhenaton

«CİNLERDEN OLSUN YA DA İNSANLARDAN OLSUN, İNSANLARIN GÖĞÜSLERİNE (KAPLERİNE) VESVESE VEREN HANNAS'IN (ŞEYTAN'IN) ŞERRİNDEN (KÖTÜLÜĞÜNDEN) ALLAH'A SIĞINIRIM.» (NAS NURESİ)
"Vesvese" (Şüphe, tereddüt, kuruntu, lüzûmsuz düşünme, vehîm), [1] insanın kalbine gelen kötü düşüncelere verilen addır. "Vesvese", kalbe Şeytan (ya da cinlerin) ve insanın kendi nefsi tarafından verilir. İnsanın kalbine her an çeşitli düşünceler gelmektedir. Bunlara İslâm dîninde “hâtıra” ismi verilir.

İnsanın kalbine gelen hâtıra, iki çeşittir. Bâzıları iyi, bâzıları kötüdür. İyilerine "ilham", kötülerine ise "vesvese" denir. "İlham", Allah-u teâlânın her insanın kalbinde vazifelendirdiği bir melek tarafından verilir. "Vesvese" ise, Şeytan (ya da süflî bir cinnî) ve insanın kendi nefsinin kalbinde uyandırdığı çirkin ve kötü şeylerdir.[2]
Hatıra ve vesveseler, fonksiyon olarak da iki çeşide ayrılır. Birincisi, imtihan için gelir. Bunlara günah ve ceza olmaz. İnsanın mertebesinin yükselmesine vesile olurlar. İkincisi ise Şeytan ya da Suflî cinlerin insanı yoldan çıkarmak ve kalbindeki imanı yok etmek ve insanı sonsuz hayattan alıkoymak için verdiği vesvesedir. Bu vesvese türü, sonsuz felakete sebep olur;[1]
« Allah şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Hiç şüphesiz ki o zalimler derin bir ayrılık içindedirler.» (Hac Suresi, ayet 53)
Kalbe gelen hâtıranın iyi mi, kötü mü olduğunu anlamak için ölçü, dînimizin bildirdiği emir ve yasaklara uygun olup olmamasıdır. İslâm dîninin beğendiği şeyler iyidir ve melek tarafından ilham edilmiştir. İslâm dîninin beğenmediği ve yasakladığı şeyler, kötüdür ve şeytan veya nefis tarafından kalbe vesvese verilmiştir. Dînini iyi öğrenen bir Müslüman, kalbine gelen hâtıranın ilham veya vesvese olduğunu, kendisi de anlayabilir. Eğer kendisi anlayamaz veya karar veremezse, İslâmiyet'i bilen ve tatbik eden hakîkî İslâm âlimlerine sorarak veya onların kitaplarından okuyarak öğrenir.[2]
Helal yiyen kimse, "ilham" ile "vesvese"yi birbirinden ayırır. "Vesvese", dua ederek, zikrederek azalır ve yok olur. "Vesvese" de "ilham" da devamlı olmaz.[1]
"Vesvese", Şeytan'ın insanlar üzerindeki silâhlarından biridir. Şeytan'ın "vesvese"den maksadı, insanı aldatıp dünyâ ve âhiret zararlarına sürüklemektir. Şeytan, insanın kalbine her fırsatta kötü düşünceler (vesveseler) getirir. İnsan, Şeytan'ın bir "vesvese"sine uymazsa, şeytan bunu bırakıp yeni bir vesvese vermeye başlar. Çok çeşitli hilelere başvurur. Kötülüğü âşikâr olan bir şeyi yaptıramazsa ve insan hep iyiliğe gidiyorsa, iyiliği daha az olanları yaptırmaya çalışır. Bir kötülüğe sürükleyebilmek için küçük iyilikler ve hayır yapmaya teşvik eder. Şeytan'ın "vesvese"si, aslında zayıftır. Din bilgisi tam ve doğru olup, bunlara uyan insanları aldatması çok güçtür. Şeytan, "vesvese" verip insanları kötülüğe teşvik ederken, insanların bâzı zaaflarından faydalanır. İnsanların Şeytan tarafından istismar edilen en büyük zaaflarından biri, “aceleci” olmalarıdır. Bunun için Peygamberimiz (S.A.V.);
«Acele etmek şeytandandır. Beş şey bundan müstesnâdır: Kızını evlendirmek, borcunu ödemek, cenâze hizmetlerini çabuk yapmak, misâfiri doyurmak, günah işleyince hemen tövbe etmek.»
buyurdu.
İnsanın nefsi de kalbine kötü düşünceler getirir. Bu düşünce ve arzulara "hevâ" denir. Meleğin kalbe getirdiği "ilham"la Şeytan'ın "vesvese"si devamlı olmaz. Nefsin "hevâ"sı ise devamlıdır ve gittikçe artar. "Vesvese"; duâ ederek, dînin emirlerini yerine getirerek azalır ve yok olur. "Hevâ" ise nefsin isteklerini yerine getirmemek için mücâdeleyle azalır ve yok olur. "Hevâ-yı nefis" (nefsin istekleri ve cinsel arzuları), insana saldıran azgın kaplan gibi olup, onun kötü arzuları öldürülmedikçe, nefsin zararından kurtulunmaz;
«Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.» (Kaf suresi, ayet: 16)

Nefsin hiç istemediği şey, İslâmiyet'e uymaktır. Nefsin hevâsını yok eden tek çâre de İslâmiyet'e uymaktır. Kalbe gelen hâtıra, nefse acı gelirse "hayır", yani "iyilik" olduğu, tatlı gelip hemen yapmayı isterse "şer", yani "kötülük" olduğu anlaşılır.

Nitekim hadîs-i şerîfte;
«Elini göğsüne koy! Helâl şeyde kalp sâkin olur. Haram şeyde çarpıntı olur. Şüpheye düşersen yapma!..»
buyuruldu. İnsan, "ilham" olunan şeyleri yapıp, "vesvese"yi yapmamak için uğraştığı zaman dünyâda ve âhirette rahat eder. Peygamberimiz (S.A.V.);
«Melekten gelen ilham, İslâmiyet'e uygun olur. Şeytandan (ya da cinlerden) gelen vesvese ise İslâmiyet'ten ayrılmaya sebep olur.» (Hadis-i Şerîf, Berîka)
«Şeytan, kalbe vesvese verir. Allah’ın ismi söylenince kaçar. Söylenmezse vesveselerine devam eder.»
buyurdu.[2][1]

Kuran-ı Kerim'de Şeytan'ın İnsana Olan Düşmanlığı ve Stratejileri

«Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.» (Bakara, 168)
«Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.» (Bakara 208)
«Senden önce hiçbir resül ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.» (Hac 52)
«Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu.» (Enfal 11)
«Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayasızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet vadediyor. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.» (Bakara 268)
«Şeytan, kimin arkadaşı olursa; o ne kötü arkadaştır.» (Nisa 38)
«(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu halde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.» (Nisa 60)
«Şeytan onlara (birçok) va'dde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.» (Nisa 120)
« Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?» (Maide 91)
« Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya... Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.» (Enam 43)
«Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: "Ey Adem! Sana ebedilik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?".» (Ta-Ha 120)
«Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedi kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı.".» (Araf 20)
«Bu sûretle onları (Hz. Adem ile Havva'yı) kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rableri onlara, "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?" diye seslendi.» (Araf 22)
«Şeytanlara kardeş olanlara gelince, şeytanlar onları azgınlığın içine çekerler, sonra da bundan hiç geri durmazlar.» (Araf 202)
«Şeytanın hakimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerindedir.» (Nahl 100)
«Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.» (İsra 27)
«Şeytan hakkında, "Her kim onu dost edinirse mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler" diye yazılmıştır.» (Hac, 4)
«Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.» (Nûr 21)

Şeytan'ın, Nefsin ve Süflî Cinlerin  Felsefe Yapısını Çözebilmek

«De ki: "Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.» (Mu'minun, 97)
Hadi gelin, Şeytan'ın, nefsin ya da suflî (kötü) cinlerin "vesvese" verirken kullandığı taktik ve stratejileri şöyle bir inceleyelim. Bu kez, biz onların zihinlerinin içine girelim ve insanları yoldan çıkarmak için kurduğu cümlelere göz atalım;
Şunu önceden kabûl etmemiz gerekiyor. Şeytan ya da suflî cinler, dindar olmayanla uğraşmaz. Yani zaten nefislerin (diğer semavi dinlerin literatüründeki BENLİK) esiri olmuşlardır. Nefisleri ne derse, ne isterse onu yaparlar. İstek ve arzularının peşinden koşarlar. Onların musallat oldukları kişiler, tam tersine dindarlardır; Müslümanlar, Yahudiler ya da Hıristiyanlardır. Öyle ki, aldatmak için nebze göre şerbet verirler. Kimi zaman kendi inandıkları "Kutsal Kitaplar"ından, (Kuran'dan, İncil'den ve Tavrat'tan) delil getirmeye çalışan sirk akrobatları gibidirler. İlk hedefleri, kalplerindeki İMAN'ı yok etmektir. Bu yüzden onu dînî konularda şüpheye ve Yaratıcı'nın var olmadığı fikrine çekmek isterler. Sanmayın ki, Şeytan, çok bilgisiz, dini bilgileri öğrenmekten, anlamaktan nefret eden biridir. Tam aksine; tüm bu bilgileri çağlar boyunca insanlığa Yaratıcı'nın gönderdiği tüm vahiyleri, din adamlarının bu Vahiy ve Kelam üzerinde yorum getirdikleri tüm tevil ve öğretileri adeta hatmetmiştir. Alçak, sinsî ve sesizdir. Bir karıncanın ayak sesinden daha da sessiz...
Şeytan, dahi bir filozoftur. Kıvrak ve sinsî. Bizim tüm bilgi ve hayat tecrübemiz, 60-70 yıllık bir insan ömrüyle sınırlıyken; o, daha dünyanın ya da insanların yaratılmasından önce de vardı. Allah'ın katında yüksek bir mertebeye ermişti. Fakat Allah, meleklere; "Adem'e secde edin!" dediğinde (ilahlık anlamında değil!) kibri, onu bunu yapmaktan alıkoydu. «Şu yarattığın insan, basit bir çamur parçasından yaratıldı; ben ise ateşten. Çamur parçası, ne ki ona secde edeyim!» dedi ve Yaratıcı'nın huzurundan kovuldu ve lanetlendi. Şeytan, elde ettiği tüm bu mevki ve makamın kaybedilişinden İNSAN'ı sorumlu tutarak Yaratıcı'ya meydan okudu: «Bana biraz mühlet ver o zaman. Yarattığın bu insanı nasıl yoldan çıkaracağım!» Ve kendisine bunun için DÜNYA'NIN YOK OLUŞUNA KADAR izin verildi. Bu olay, Kuran-ı Kerim'de şöyle anlatılır:
«Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.» (2:34)
«Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.» (7:11)
«(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın. Allah: Öyle ise, "İn oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu. Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver." Allah da, "Sen süre verilenlerdensin" dedi.  Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım. Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın." Allah dedi ki: "Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum.".» (Araf 11-18)
Peki onun bu dehası, bizi korkutmalı mı? İnsanın yaratılışından beri gelen süreç içinde geliştirdiği taktikler, herhalde fevkalade ince ve AYARTICI'dır. O'nunla baş etme konusunda bizi ümitsizliğe mi düşürmeli? Elbette ki hayır. Onun bu yeteneği, herhalde kendisi için gurur vericidir. Bu filozofluk, tüm bu sinsîlik, bu ayartıcılık... Ama insana verilen öyle bir lütuf da vardır ki; bu da TEK VE BİR OLAN ALLAH'A İMAN ETME, GÖNDERDİĞİ ELÇİ'NİN; ÜMMETİ OLDUĞUMUZ PEYGAMBERİN İZİNDEN GİTME ve ALLAH'IN İPİNE SIMSIKI YAPIŞMA'dır. Çünkü O'nun elçisi Hz. Muhammed (S.A.V.) aracılığıyla gönderdiği bu Şerefli Kitap, NUR ÜSTÜNE NUR ve IŞIK ÜSTÜNE IŞIK'tır. Bu Şerefli Kitap, kendisine uyanları ve yolundan gidenleri "Furkan" denilen kalbe yerleştirilen bir nûr ile öyle sarıp sarmalar ki, bize bir vesvese değdiğinde kalpteki o nûr ile bu çürük tuzak, anında bozulur;
«Şüphe yok ki Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal Allah'ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar.» (Araf 201)
Bunun için böyle durumlarda Allah'a sığınmalı, ve eûzu-besmeleyi kendimize "miğfer" ve "zırh" yapmalıyız.
«Eûzu billēhi mineş-Şeytânir-racîm.» (KOVULMUŞ, TAŞLANMIŞ ŞEYTAN'IN ŞERRİNDEN (KÖTÜLÜĞÜNDEN VE BENİ ALDATMASINDAN) ALLAH'A SIĞINIRIM.) «Bismillâhir-Rahman-ir-Rahîm.» (RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA) Ve Felak, Nas ve Ayet'el Kürsî'yi bol bol okumalıyız.
Peki Şeytan'ın bize fısıldadığı cümleler, acaba nasıl? Bizi aldatmak için ne gibi cümleler seçiyor? Bu, her insana göre elbette ki değişik. Bizim hangi zaaflarımız varsa, bu zaaflarımızı kullanıyor. Hele dini EKSİK biliyorsak, bu eksik bilgiler, O'nun bu bilgileri DEFORME ETMEK İÇİN bize yaklaşmasına cesaret verecektir. Eksik ve yanlış bilgi, Şeytan tarafından çabucak keşfedilir. Zihnimizdeki bizim bile farkında olmadığımız bir düşünceye o çoktan hakimdir.
Örnekleyelim bu fısıltıları: Örneğin 13-14 yaşında birine vereceği vesvese şöyle olurdu:
«Bak... Yalnızsın... Seni kimse görmüyor... Yerde bulduğun parayı annene verme... Sorarsa ben görmedim dersin... Kimse yok, kimse yok... Hadi, zaman geçiyor! O parayı yerden al, o parayı yerden al! Başka biri görmeden önce hemen al! Düşün, onunla neler neler alabilirsin! İnternet kafeye gidersin, play station oynarsın... Arkadaşlarınla harcar ve onlara hava atarsın... Bakkal'dan bir çikolata alırsın...»
«Annenin çantasını ya da babanın cüzdanını karıştır. Kimse fark etmez bile. Zaten çok az bir şey alırsın. Kimsenin haberi olmaz. Soracak olurlarsa da şimdiden cevaplarını hazırla... Korkma, sana vereceğin bütün cevapları öğreteceğim... Haydi, acele et, birazdan odaya annen gelebilir... Fırsta, bu fırsat! Bir daha bu fırsatın olmayabilir! Tek başınasın... Hadi, durma! Sana günah yazılmaz... Yaptığın, çok çok çok masum. 1-2 ytl'den ne olabilir? Sana söylüyorum, kimse fark etmeyecek bile...»
Peki 18-30 yaşında; dinini çok az bilen bir Müslüman'a ne derdi?
«Ya bırak namazı, senin kalbin temiz... İhtiyacın var mı? Her gün yat-kalk, yat-kalk; ömrünün sonuna kadar bu çileyi çekecek misin? Sen, cumadan cumaya ya da bayramdan bayrama camiye git yeter! Kalbin temiz senin; inan hiç ihtiyacın yoook! Kurban kes, ama etlerini fakire fukaraya dağıtma; sen ye ailenle! Bu hayat pahalılığında zaten yılda 1 kez et yüzü görüyorsun! Hacc'a ilerde gidersin. Daha gençsin, çoook vaktin var. Şöyle bir ihtiyarla, torun-torba sahibi ol hele... Sen hiç hacca giden bir GENÇ gördün mü? Oruç mu? Sağlıklısın, dinçsin. Sadece diyet yapmak için tut orucu. Biliyorsun değil mi; hala GERİCİ bir toplumda yaşıyoruz. Tutacaksan da mecburen onları kendini güzel tanıtmak için tut. Namaz mı kılacan, evinde hiç kılma! Kimse seni görmüyor... Nerden bilecek millet namaz kıldığını? Ne işe yaradı şimdi? Kendine hep en kalabalık camiyi seç! Ama öyle artistik kıl ki, gören herkes hayran olsun! Secdelerini uzun tut ki, orda seni görenler, peygamber evliya desin. Evde, kimsenin görmediği bir yerde kılıp ne geçecek eline? Zekat mı vericen! Ver; ama insanlar, senin ne denli inançlı bir Müslüman olduğunu bilsinler... Bu yüzden de Müslümanlığından, içindeki bu imandan BAŞKALARININ DA HABERİ OLSUN Kİ, bu Müslümanlığın, övüle övüle bitirilemesin! Herkesin önünde yap bütün iyiliklerini! Olmadı, gazeteciler de gelmeli ki, senin bu yaptığın BÜYÜK MÜSLÜMANLIĞINI belgelesinler. Hayırseverliğin, herkesin dilinde olsun. Zenginsen, bol bol cami yaptır ve ADINI KOCA KOCA HARFLERLE YAZDIR ÜSTÜNE! Okullar, kütüphaneler yaptır; ama ismini herkesin göreceği şekilde büyük yazdır ki, Müslümanlığın, hayırseverliğin herkesin dilinde olsun. Herkes, yaptıklarını, bu hayırlı işleri bilsin. Çoluğuna-çocuğuna zarar gelmesin diye muskacıya git, ondan muska yazdır. Muska, günah değil ki. Bak, üstünde yazılanlar, ne yazdığını anlamasan da Arapça... Arada bir mevlüt okutun ailece... En güzel sesli mevlütçüleri bulun. Sakın ha! O mevlütte tek bir KURAN AYETİ okunmasın! Fala inanama; fal, biliyosun günah. Ama falsız da kalma. Zevk için, sadece güzel vakit geçirmek için falcıya gidip şöyle güzel bi maceran olsa, ne olur! Dinden çıkmazsın ya! Allah'ı anma! Duymuşsundur; çok zikredenler ya deli oluyor, ya da cin çarpıyor. Bilmeden okursan, cin çarpar.» vs vs vs.
Peki yine aynı yaşlarda; fakat dinini iyi öğrenmiş, namazında niyazında bir Müslüman'a ne derdi?
«Akşam ezanı okunuyor. Ohh... Üstünde de nasıl bir ağırlık var bugün. İşten geldin yorgun argın... Şöyle bir geril, yaslan arkana... Namaz, kaçmıyor ya... Olmadı kazaya bırakırsın... Ohhh... Dünya varmış be!»
Namaz kılarken;
«Çabuk ol, acele bitir şu namazı; en sevdiğin dizi başlamak üzere... Acaba dükkan ne halde. Hırsız falan girerse! Bizim Hacı Emrullah, ne etti o tarla işine be! Şu elektrik, su, telefon faturasını nasıl ödüycez bu ay? Ya bakkal, kasap, manav? Acaba bankadaki hesap ne oldu? Faiz değil canım; katkı payı diyor adamlar adına. Onca hocası, allemesi fetva vermiş bi de. Şu bizim oğlanın evlenme vakti çoktaaan geldi çattı. Hayırlısıyla evlendirsek de kurtulsak. Ömer efendi ne etti acaba, halledebildi mi kendisine dediğim işi?» vs. vs. vs.
Cemaatle namaz kılarken;
«Yahu hoca... Sen de adamı uyuz edersin ha! Uzattıkça uzattın namazı! Bari tesbihe, duaya kalmadan hemen hissettirmeden sıvışayım. Ardından bi de Kuran tilaveti yaparsa; işte o zaman ayvayı yedik... Uzattıkça uzatır, uzattıkça uzatır... Nasıl yetişeceğim dükkana? Ya bir müşteri gelirse! Dükkanda da kimse yok ki!...»
Tesbih çekerken;
«Süp, süp, süp, süp, süp, süp, süp, süp... El, el, el, el, el, el, el... Al, al, al, al, al, al...» (Bu ne ki? Acaba hacı amca; "Sübhanallah'ı, Elhamdulillah'ı, Allah-u Ekber'i kastediyor olmasın? Fark etmeyecektim bile...)

Oruç tutarken

«Vah şu oruç tutmayanların haline. Onlar kafir, ben dindarım. Onlar kötü, ben iyiyim. Allah'ın ne sevgili kuluyum...» (Kibir ve amellerini beğenme anlamında)
Bunu da beceremezse, kıldığı namazı ona büyük ve güzel gösterir. Yani o kulu, namaz kıldığından ötürü gururlanmasına ve kibirlenmesine neden olur. Bilirsiniz, çok namaz kılanlarda ve namazı doğru, güzel olarak kılanlarda; bir süre sonra alınlarında bir "nûr" belirir. "Secde izi" de derler buna. Öyle ki bir Müslüman, diğer bir Müslüman'ı hiç önceden tanışmadıkları halde ferasetleriyle bu nûrdan tanırlar. İşte Şeytan, bu mertebede bile sizinle uğraşır. Alnınızdaki bu nûru kullanarak sizi kibir ve büyüklenmeye götürmeye çalışır. Öyle ki insanlar, çok çok namaz kılan bu zatların yüzünde gördüğü bu "nûr"a ve bu "nûr"un sûrette (çehrede, yüzde) yaydığı heybet ve azamete hürmeten ona saygı ve taltifleri artar. Bu gördüğü taltif ve hürmet artınca, kul, işte bu noktada Şeytan'ın vesvesesine oldukça müsaittir. Şöyle ki; Şeytan, artık kıldığı namazları sadece Allah rızası için değil; alnındaki bu nûrun daha da artması ve daha da hürmet görmesi için kılar. Sonuç ne olur; kalpte büyüyen kibir, zamanla o kulun imanının yok olmasına neden olur. Hatırlayın, Şeytan da çok büyük bir makama gelmişti. Meleklerin bile hürmet ve taltifine mazhar olmuştu. Ve geldiği o makamı, içinde büyüyen işte o kibir yüzünden kaybetmişti... İşte bu yüzden Müslüman, her derecesinde dikkatli olmalı, tek amacı, Allah'ın rızasını kazanmalıdır. İnsanların gösterdiği hürmet ve taltifin, imanı için bir imtihan olduğunu hep bilmeli ve tevazuyu kalbinde hiç yitirmemelidir...

Peki bir Müslüman alimi ya da din bilginini nasıl kandırır?
«Kitabımız, gelecek ay basılacak İnşaAllah... herkesin bildiği, İslam alimlerin dediğini aynen anlatırsam, karî rağbet etmez. Zaten bu kitap da çok satılmazsa yayınevi, artık tekmeyi bize vuracak. Öyle şeyler yazayım ki, kapış kapış olsun! Tüm TV programları beni davet etsin. Acaba ne yazsam? Acaba "namaz" yok mu desem? Yok, yok bunu yemezler. Herkes biliyor. İlgi çekici başka bir şey bulmak lazım. Geçen sefer, "Sünnet'i Hadis'i boş ver; Sadece Kuran" sloganı iyi tutmuştu. Öyle şeyler yazmalıyım ki, ne bana gerici ne de softa desinler... Öyle modern bir dini savunmalıyım ki, bilmem ne medyasını arkama almalıyım. Sonuçta bu da İslam, halka hizmet, hakka hizmet etmektir değil mi? Eee, halka ilginç, hiç duymadıkları şeyler anlatmazsam, o kitabı kim satın alır? E, halk da o kitabı okumazsa Hakk'a nasıl hizmet ederim? En iyisi birilerini Deccal ilan edeyim; geçen, şu bilimi adamını Dabbe ilan etmiştim ve çok tutmuştu. Benim adım, benim adım, benim adım... Bu çağın alimleri arasına mutlaka girmeli! Herkes, Hakk'a hizmet eden bu ismi bilmeli. Herkes, Allah'ın hizmetkarı bu bendeyi tanımalı...» vs.vs.vs.
Bunlar, sadece en basitleri. Öyle çoktur ki Şeytan'ın stratejileri, hele hele koca koca alimlerle geçtiği dalga, öylesine bir tragedya'dır ki... Kimisini Mehdi yapar, kimisini Hz. İsa, kimisini son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) olduğu halde başka bir peygamber... Ve lafı çarpıtır da çarpıtır: «Sadece başka peygamber gelmeyecek.» deniliyor. Ben, peygamberim demiyorum ki; ben, Nebi'yim diyorum. Açın bakın, hiç «Başka Nebi gelmeyecek.» diye bir şey yazıyor mu?  Kuran, sadece "şöyle" yazıyor. Hiç "böyle" yazmış mı? Ve kendi hayatını sonsuz bir felakete sürüklediği gibi başkalarının da iman hayatını o felakete sürükler, onlarca insanı dininden imanından eder. Böyle bir kişinin rütbesi, Şeytan'ın, onun yardımcılarının yanında elbet büyüktür. Böyle insanlara "süflî cinleri" ya da vesvese kanallarını kullanarak bu sahte mehdiliğinde, sahte peygamberliğinde (ya da kendi deyimiyle nebiliğinde) onu tam gaz desteklerler. Kuran'dan ayrılan bir toplumun düşlerine O'nu mehdi ya da büyük bir zat olarak telkin ederler. Ahhh şu düşler... İnsanları aldatan, şu vesveseli düşler... Lucid rüyalar... Öyle Lucid rüyalardır ki, insana dinini değiştirtir, ateist eder ya da kendi öz bebesini; «Rüyamda Hz. İbrahim'i gördüm. Bana oğlumu kurban olarak kesmemi emretti.» diyerek o suçsuz yavrunun hayatını katleder. Belki de ilahiyat fakültelerinin Astral ve Lucid deneyimlerin "ne"liği konusunda derin bir araştırma ve analize girmesinin vakti gelmiştir de geçiyordur bile... Lucid rüya, her Müslüman tarafından bilinmelidir ki, İlahi bir mesaj taşıdığı ya da şeytanî bir planın parçası olup olmadığını ayırt edebilsin. Vesvese bombardımanının bu kanallarda Şeytan ve orduları tarafından bütün birlikleriyle nasıl muğlakta kalan zihinleri topyekün yok ettiği, yok Agarta, yok bilmem ne ırkının mesajı olarak verilmeye çalışılan "Modern Ufo Din ve Öğretileri"nin, "Bilgi Kitap"larının kaynağını, menşeini ve gayesini çözebilsin, yanılgıya düşüp de kendi gibi insanları da o aldanışa sürükleyerek vebalinin ağırlığını kat kat artırmasın... Bu öğreti ve çarpık UFO dinleri, İlahiyat fakültelerinin onca tecrübeli, bilgili akademisyenlerince tetkik edilmeli ve kitap olarak bastırılmalıdır.
Sonuç olarak söyleyeceğim şey; karşınızda Kuranî tabirle "apaçık düşmanınız" olan Şeytan var. Öyle bir laf cambazı ki, en alim olanları bile aldatacak soytarılık ve hünerde; öyle bir gayretli filozof ki, kendini bir "iyilik meleği" olarak tanıtacak sinsîlikte. Düşmanınızı tanımadan onunla savaşabilmeniz mümkün mü? Onun stratejisine anlamadan, çözmeden, onunla mücadele edebilmeniz mümkün mü? Kökü, ta insanın yaratılışından beri başlayan; hatta Goethe'nin Faust'una bile konu alan bu savaşta, elde ettiği zaferler, küçümsenecek bir boyutta mı? Nietzsche'yi «Hayat'ı anlamak istiyorum.» dediğinde bu tüm dizeleriyle alt üst edilmiş bir çağın karanlık sokaklarında koşarken, o hızla yere kapaklanıp düşüşünü; düştüğü yerden kalkmak yerine ömrü boyunca o düşerkenki acıyı hikayeleştirmesinde acaba "vesvese"nin payı ne kadar? Elime bir fener alıp o çağa dönsem, «Hey Nietzsche! Benim gibi kendi yüreğine yolculuk eden azîz dostum. Neden karanlıkta koşup duruyorsun? Ben, bu çağda bir fener buldum. Öyle bir fener ki, aküleri tükenmeyen bir enerjisi var. O feneri gönderen senin şu an isyan ettiğin öğretilerin aslını geçmişte sana gönderen Zat. Ben, o feneri birgün tesadüfen buldum. Işığı yak, nereye koşacaksan da Işık'ta yürü. Sana yalanı gerçek, gerçeği yalan olarak göstermeye çalışanların, adına "Kuran-ı Kerîm" denilen ve asla bozulmamış ve bozulmayacak olan şu "Nûr Üstüne Nûr" kitabı ve onu getiren Son Peygamber'i oku! Karanlıkta yere kalpaklanıp dizini incittin diye sızlanıp durmak yerine ARAŞTIRMAYA DEVAM ET!» diyebilseydim... Ya da Heidegger'i, ya da hayattan o derece karamsar Arthur Schopenhaur'u, Nicola Hartman'ı...
4. Amonhotep'in (Kral Akhenaton) Yusuf Peygamberle beraber "İsis", "Osiris" ve "Horus"lu Mısır'ın üçlü birlik inancına, tağut'a ve kula kulluğa isyana rağmen, hemen ardından gelenlerin, o dönemde "ATON" adıyla geçen, "Doğmayan ve doğurulmayan, eşi benzeri olmayan tek bir Tanrı" inancını keşfetme bahtiyarlığına ermişken; Amon rahiplerinin sözlerine kanarak tekrar "tağûtî sistemler"e dönmesine tepki vermez miydim? Osiris'e "Ulu" diyorsunuz... Horus'a "Yüce" diyorsunuz. İsis'i "öve öve" göklere çıkartıyorsunuz. Bense Yaratıcı'nın yarattığı hiçbir kula ulu demem, hiçbir kula yüce demem! Ululuk da, yücelik de, tüm övgüler de sadece Yaratıcı'ya aittir! «Hamd ve övgü, sadece alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur! (Fatiha Suresi, ayet 2) Tağûtun peşinden mi gidiyorsunuz?» der miydim?  Peki ya II. Ramses'in döneminde, Musa adındaki o genç peygamberin tek başına bu tağutluğa meydan okuduğu ve İsrailoğulları'nı elindeki asa ile Kızıldeniz'i ikiye böldüğü ve Mısır'dan onları çıkardığı bir zamanda, Şeytan'ın içlerinden birine tekrar o "Mısır Tağûtî Sistemi"ni telkin edişine; o dönemde de "YAHVE" ya da "YEHOVA" adıyla geçen o Yaratıcı'nın «Karşımda başka ilahların olmayacak. Kendin için oyma put, yukarda, göklerde olanın ya da yerin altında sularda olanın asla suretini yapmayacaksın; onlara eğilmeyecek, onlara ibadet etmeyeceksin, çünkü ben, senin Tanrın Rab benim» (Tevrat, Mısır'dan Çıkış, 20) sözünü hatırlatacak tek bir kişi bile yok muydu? Ya da «Ben, Yasa'yı kaldırmaya değil tamamlamaya geldim.» diyen İsa Mesih'in, kendisinden sonra gelen Pavlus tarafınca Hıristiyanlığın en ateşli savunucusu kılığına girip İsa Mesih'in getirdiği inancın yerine «Gel çocuğum, neden Tanrı'nın emirlerini tutmak için yükümlü olasın... Bak, o bizler için öldü. Bizim, artık kurtulmamız için hiçbir şey yapmamıza gerek yok. Yasa öldü, yaşasın lütuf!» deyişine karşı havarilerden yanıt verecek hiç kimse yok muydu? «Fidyeyle kurtuldunuz. İsa, bizim için öldü ve çarmıhta acı çekti.» deyişine Tevrat ('ın Zebur bölümün)'daki Mezmur 49:7 ve 49:8'i okuyup  «Kimse kimsenin hayatının bedelini ödeyemez, Tanrı`ya fidye veremez. Çünkü hayatın fidyesi büyüktür, Kimse ödemeye yeltenmemeli.» ayetini hatırlatacak hiç kimse yok muydu?  Ya da bir kaç asır sonra, kilise babalarının; Markos 10:18 ve Luka 18:19'da; «Bana neden iyi diyorsun? İyi olan yalnız biri var, O da Tanrı`dır.» diyen Allah'ın o kutlu peygamberini yine Mısır'ın İsis, Osiris ve Horus'lu üçlü birliğine özenmesine ve tekrar bu tağûtî sisteme dönüş yapılmasına Arius'tan başka hiç kimse sesini çıkarmamış mıydı? Çıkarsa da 336 yılında, sadece «Benim inandığım, bir tek Yaratıcı var. İsa Mesih, O'nun kulu ve elçisidir.» diye haykırdığı için öldürülmez miydi? Peki sonra ne oldu? Horus, Bakire Meryem gibi o da Bakire İsis'ten doğduğu için Hz. Meryem, İsis'e; İsa Mesih de Horus'a mı dönüştürüldü? Horus'un doğum tarihi olan 25 Aralık, İsa Mesih'in de doğum tarihi mi oldu? Horus'un kendisine inananlara Çoban-Kral oluşu gibi İsa Mesih de bir çoban-kral ve Horus gibi yarı tanrı yarı insan formuna mu dönüştürüldü? Horus'un ölümünden 3 gün sonra dirilip göğe yükselmesi de İsa Mesih de mezarından 3. gün dirilip 40. günde göğe mi yükseltildi? Mısır hiyerogliflerindeki haç işareti, Hıristiyanlığın biricik sembolü haline mi geldi? İsis'in Horus'u bir bebekken emzirdiği eski Mısır tasvirleri, bu yeni dinde İsa Mesih ile Meryem'e mi dönüştürüldü? İsis'in başındaki o Güneş tacı, bu tasvirlerde Hz. Meryem'in başına mı giydirildi? Horus'un başının üzerindeki sembol, Artık İsa Mesih'e mi giydirildi? Batı, artık araştırıyor. Batı, artık biliyor. Batı, artık çarmıh sembolünü, Eski Mısır'ı derin derin araştırıyor. Ya kimisi de Nietzsche gibi yere kalpaklanıp; «Bütün bize öğretilenler gerçek değilse boşa yaşamışız» diye ateizmi seçiyor, ya da başka bir arayışa giriyor. Yakın bir gelecekte Batı'da İslam nûru şüphesiz ki yükselecek. Araştırdıkça, mitoslarla bugünün bağını çözdükçe gerçeğe her gün bir adım daha yaklaşacak. "Vesvese"yi reddedip "İlham"ın peşinden yürüyecek. Bu altınçağ, üç semâvî dinin mensuplarının artık aralarındaki İsmail ve İshak'tan bu yana gelen kan davasını unutulup tek bir yürek olma çağıdır. Bu altınçağ, Şeytan'ın mağlup olduğu ve uzun bir süre sürecek olan bu Barış'a el süremeyeceği bir çağdır. En azından, böyle "ümit" ediyorum.

>