Akhepedia Forum

25 Ocak 2015 Pazar

Efsane site gizliilimler.tr.gg, yayın hayatına geri döndü.

21 Mart 2012 Çarşamba

Vesvese ve İlham

Vesvese, Şeytan, Satan, Lucifer, İslam, Islam

Vesvese ve İlham

Hazırlayan: Akhenaton

«CİNLERDEN OLSUN YA DA İNSANLARDAN OLSUN, İNSANLARIN GÖĞÜSLERİNE (KAPLERİNE) VESVESE VEREN HANNAS'IN (ŞEYTAN'IN) ŞERRİNDEN (KÖTÜLÜĞÜNDEN) ALLAH'A SIĞINIRIM.» (NAS NURESİ)
"Vesvese" (Şüphe, tereddüt, kuruntu, lüzûmsuz düşünme, vehîm), [1] insanın kalbine gelen kötü düşüncelere verilen addır. "Vesvese", kalbe Şeytan (ya da cinlerin) ve insanın kendi nefsi tarafından verilir. İnsanın kalbine her an çeşitli düşünceler gelmektedir. Bunlara İslâm dîninde “hâtıra” ismi verilir.

İnsanın kalbine gelen hâtıra, iki çeşittir. Bâzıları iyi, bâzıları kötüdür. İyilerine "ilham", kötülerine ise "vesvese" denir. "İlham", Allah-u teâlânın her insanın kalbinde vazifelendirdiği bir melek tarafından verilir. "Vesvese" ise, Şeytan (ya da süflî bir cinnî) ve insanın kendi nefsinin kalbinde uyandırdığı çirkin ve kötü şeylerdir.[2]
Hatıra ve vesveseler, fonksiyon olarak da iki çeşide ayrılır. Birincisi, imtihan için gelir. Bunlara günah ve ceza olmaz. İnsanın mertebesinin yükselmesine vesile olurlar. İkincisi ise Şeytan ya da Suflî cinlerin insanı yoldan çıkarmak ve kalbindeki imanı yok etmek ve insanı sonsuz hayattan alıkoymak için verdiği vesvesedir. Bu vesvese türü, sonsuz felakete sebep olur;[1]
« Allah şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Hiç şüphesiz ki o zalimler derin bir ayrılık içindedirler.» (Hac Suresi, ayet 53)
Kalbe gelen hâtıranın iyi mi, kötü mü olduğunu anlamak için ölçü, dînimizin bildirdiği emir ve yasaklara uygun olup olmamasıdır. İslâm dîninin beğendiği şeyler iyidir ve melek tarafından ilham edilmiştir. İslâm dîninin beğenmediği ve yasakladığı şeyler, kötüdür ve şeytan veya nefis tarafından kalbe vesvese verilmiştir. Dînini iyi öğrenen bir Müslüman, kalbine gelen hâtıranın ilham veya vesvese olduğunu, kendisi de anlayabilir. Eğer kendisi anlayamaz veya karar veremezse, İslâmiyet'i bilen ve tatbik eden hakîkî İslâm âlimlerine sorarak veya onların kitaplarından okuyarak öğrenir.[2]
Helal yiyen kimse, "ilham" ile "vesvese"yi birbirinden ayırır. "Vesvese", dua ederek, zikrederek azalır ve yok olur. "Vesvese" de "ilham" da devamlı olmaz.[1]
"Vesvese", Şeytan'ın insanlar üzerindeki silâhlarından biridir. Şeytan'ın "vesvese"den maksadı, insanı aldatıp dünyâ ve âhiret zararlarına sürüklemektir. Şeytan, insanın kalbine her fırsatta kötü düşünceler (vesveseler) getirir. İnsan, Şeytan'ın bir "vesvese"sine uymazsa, şeytan bunu bırakıp yeni bir vesvese vermeye başlar. Çok çeşitli hilelere başvurur. Kötülüğü âşikâr olan bir şeyi yaptıramazsa ve insan hep iyiliğe gidiyorsa, iyiliği daha az olanları yaptırmaya çalışır. Bir kötülüğe sürükleyebilmek için küçük iyilikler ve hayır yapmaya teşvik eder. Şeytan'ın "vesvese"si, aslında zayıftır. Din bilgisi tam ve doğru olup, bunlara uyan insanları aldatması çok güçtür. Şeytan, "vesvese" verip insanları kötülüğe teşvik ederken, insanların bâzı zaaflarından faydalanır. İnsanların Şeytan tarafından istismar edilen en büyük zaaflarından biri, “aceleci” olmalarıdır. Bunun için Peygamberimiz (S.A.V.);
«Acele etmek şeytandandır. Beş şey bundan müstesnâdır: Kızını evlendirmek, borcunu ödemek, cenâze hizmetlerini çabuk yapmak, misâfiri doyurmak, günah işleyince hemen tövbe etmek.»
buyurdu.
İnsanın nefsi de kalbine kötü düşünceler getirir. Bu düşünce ve arzulara "hevâ" denir. Meleğin kalbe getirdiği "ilham"la Şeytan'ın "vesvese"si devamlı olmaz. Nefsin "hevâ"sı ise devamlıdır ve gittikçe artar. "Vesvese"; duâ ederek, dînin emirlerini yerine getirerek azalır ve yok olur. "Hevâ" ise nefsin isteklerini yerine getirmemek için mücâdeleyle azalır ve yok olur. "Hevâ-yı nefis" (nefsin istekleri ve cinsel arzuları), insana saldıran azgın kaplan gibi olup, onun kötü arzuları öldürülmedikçe, nefsin zararından kurtulunmaz;
«Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.» (Kaf suresi, ayet: 16)

Nefsin hiç istemediği şey, İslâmiyet'e uymaktır. Nefsin hevâsını yok eden tek çâre de İslâmiyet'e uymaktır. Kalbe gelen hâtıra, nefse acı gelirse "hayır", yani "iyilik" olduğu, tatlı gelip hemen yapmayı isterse "şer", yani "kötülük" olduğu anlaşılır.

Nitekim hadîs-i şerîfte;
«Elini göğsüne koy! Helâl şeyde kalp sâkin olur. Haram şeyde çarpıntı olur. Şüpheye düşersen yapma!..»
buyuruldu. İnsan, "ilham" olunan şeyleri yapıp, "vesvese"yi yapmamak için uğraştığı zaman dünyâda ve âhirette rahat eder. Peygamberimiz (S.A.V.);
«Melekten gelen ilham, İslâmiyet'e uygun olur. Şeytandan (ya da cinlerden) gelen vesvese ise İslâmiyet'ten ayrılmaya sebep olur.» (Hadis-i Şerîf, Berîka)
«Şeytan, kalbe vesvese verir. Allah’ın ismi söylenince kaçar. Söylenmezse vesveselerine devam eder.»
buyurdu.[2][1]

Kuran-ı Kerim'de Şeytan'ın İnsana Olan Düşmanlığı ve Stratejileri

«Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.» (Bakara, 168)
«Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.» (Bakara 208)
«Senden önce hiçbir resül ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.» (Hac 52)
«Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu.» (Enfal 11)
«Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayasızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet vadediyor. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.» (Bakara 268)
«Şeytan, kimin arkadaşı olursa; o ne kötü arkadaştır.» (Nisa 38)
«(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu halde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.» (Nisa 60)
«Şeytan onlara (birçok) va'dde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.» (Nisa 120)
« Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?» (Maide 91)
« Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya... Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.» (Enam 43)
«Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: "Ey Adem! Sana ebedilik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?".» (Ta-Ha 120)
«Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedi kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı.".» (Araf 20)
«Bu sûretle onları (Hz. Adem ile Havva'yı) kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rableri onlara, "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?" diye seslendi.» (Araf 22)
«Şeytanlara kardeş olanlara gelince, şeytanlar onları azgınlığın içine çekerler, sonra da bundan hiç geri durmazlar.» (Araf 202)
«Şeytanın hakimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerindedir.» (Nahl 100)
«Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.» (İsra 27)
«Şeytan hakkında, "Her kim onu dost edinirse mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler" diye yazılmıştır.» (Hac, 4)
«Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.» (Nûr 21)

Şeytan'ın, Nefsin ve Süflî Cinlerin  Felsefe Yapısını Çözebilmek

«De ki: "Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.» (Mu'minun, 97)
Hadi gelin, Şeytan'ın, nefsin ya da suflî (kötü) cinlerin "vesvese" verirken kullandığı taktik ve stratejileri şöyle bir inceleyelim. Bu kez, biz onların zihinlerinin içine girelim ve insanları yoldan çıkarmak için kurduğu cümlelere göz atalım;
Şunu önceden kabûl etmemiz gerekiyor. Şeytan ya da suflî cinler, dindar olmayanla uğraşmaz. Yani zaten nefislerin (diğer semavi dinlerin literatüründeki BENLİK) esiri olmuşlardır. Nefisleri ne derse, ne isterse onu yaparlar. İstek ve arzularının peşinden koşarlar. Onların musallat oldukları kişiler, tam tersine dindarlardır; Müslümanlar, Yahudiler ya da Hıristiyanlardır. Öyle ki, aldatmak için nebze göre şerbet verirler. Kimi zaman kendi inandıkları "Kutsal Kitaplar"ından, (Kuran'dan, İncil'den ve Tavrat'tan) delil getirmeye çalışan sirk akrobatları gibidirler. İlk hedefleri, kalplerindeki İMAN'ı yok etmektir. Bu yüzden onu dînî konularda şüpheye ve Yaratıcı'nın var olmadığı fikrine çekmek isterler. Sanmayın ki, Şeytan, çok bilgisiz, dini bilgileri öğrenmekten, anlamaktan nefret eden biridir. Tam aksine; tüm bu bilgileri çağlar boyunca insanlığa Yaratıcı'nın gönderdiği tüm vahiyleri, din adamlarının bu Vahiy ve Kelam üzerinde yorum getirdikleri tüm tevil ve öğretileri adeta hatmetmiştir. Alçak, sinsî ve sesizdir. Bir karıncanın ayak sesinden daha da sessiz...
Şeytan, dahi bir filozoftur. Kıvrak ve sinsî. Bizim tüm bilgi ve hayat tecrübemiz, 60-70 yıllık bir insan ömrüyle sınırlıyken; o, daha dünyanın ya da insanların yaratılmasından önce de vardı. Allah'ın katında yüksek bir mertebeye ermişti. Fakat Allah, meleklere; "Adem'e secde edin!" dediğinde (ilahlık anlamında değil!) kibri, onu bunu yapmaktan alıkoydu. «Şu yarattığın insan, basit bir çamur parçasından yaratıldı; ben ise ateşten. Çamur parçası, ne ki ona secde edeyim!» dedi ve Yaratıcı'nın huzurundan kovuldu ve lanetlendi. Şeytan, elde ettiği tüm bu mevki ve makamın kaybedilişinden İNSAN'ı sorumlu tutarak Yaratıcı'ya meydan okudu: «Bana biraz mühlet ver o zaman. Yarattığın bu insanı nasıl yoldan çıkaracağım!» Ve kendisine bunun için DÜNYA'NIN YOK OLUŞUNA KADAR izin verildi. Bu olay, Kuran-ı Kerim'de şöyle anlatılır:
«Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.» (2:34)
«Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.» (7:11)
«(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın. Allah: Öyle ise, "İn oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu. Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver." Allah da, "Sen süre verilenlerdensin" dedi.  Şeytan dedi ki: "(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım. Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın." Allah dedi ki: "Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum.".» (Araf 11-18)
Peki onun bu dehası, bizi korkutmalı mı? İnsanın yaratılışından beri gelen süreç içinde geliştirdiği taktikler, herhalde fevkalade ince ve AYARTICI'dır. O'nunla baş etme konusunda bizi ümitsizliğe mi düşürmeli? Elbette ki hayır. Onun bu yeteneği, herhalde kendisi için gurur vericidir. Bu filozofluk, tüm bu sinsîlik, bu ayartıcılık... Ama insana verilen öyle bir lütuf da vardır ki; bu da TEK VE BİR OLAN ALLAH'A İMAN ETME, GÖNDERDİĞİ ELÇİ'NİN; ÜMMETİ OLDUĞUMUZ PEYGAMBERİN İZİNDEN GİTME ve ALLAH'IN İPİNE SIMSIKI YAPIŞMA'dır. Çünkü O'nun elçisi Hz. Muhammed (S.A.V.) aracılığıyla gönderdiği bu Şerefli Kitap, NUR ÜSTÜNE NUR ve IŞIK ÜSTÜNE IŞIK'tır. Bu Şerefli Kitap, kendisine uyanları ve yolundan gidenleri "Furkan" denilen kalbe yerleştirilen bir nûr ile öyle sarıp sarmalar ki, bize bir vesvese değdiğinde kalpteki o nûr ile bu çürük tuzak, anında bozulur;
«Şüphe yok ki Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler (derhal Allah'ı hatırlarlar da) sonra hemen gözlerini açarlar.» (Araf 201)
Bunun için böyle durumlarda Allah'a sığınmalı, ve eûzu-besmeleyi kendimize "miğfer" ve "zırh" yapmalıyız.
«Eûzu billēhi mineş-Şeytânir-racîm.» (KOVULMUŞ, TAŞLANMIŞ ŞEYTAN'IN ŞERRİNDEN (KÖTÜLÜĞÜNDEN VE BENİ ALDATMASINDAN) ALLAH'A SIĞINIRIM.) «Bismillâhir-Rahman-ir-Rahîm.» (RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA) Ve Felak, Nas ve Ayet'el Kürsî'yi bol bol okumalıyız.
Peki Şeytan'ın bize fısıldadığı cümleler, acaba nasıl? Bizi aldatmak için ne gibi cümleler seçiyor? Bu, her insana göre elbette ki değişik. Bizim hangi zaaflarımız varsa, bu zaaflarımızı kullanıyor. Hele dini EKSİK biliyorsak, bu eksik bilgiler, O'nun bu bilgileri DEFORME ETMEK İÇİN bize yaklaşmasına cesaret verecektir. Eksik ve yanlış bilgi, Şeytan tarafından çabucak keşfedilir. Zihnimizdeki bizim bile farkında olmadığımız bir düşünceye o çoktan hakimdir.
Örnekleyelim bu fısıltıları: Örneğin 13-14 yaşında birine vereceği vesvese şöyle olurdu:
«Bak... Yalnızsın... Seni kimse görmüyor... Yerde bulduğun parayı annene verme... Sorarsa ben görmedim dersin... Kimse yok, kimse yok... Hadi, zaman geçiyor! O parayı yerden al, o parayı yerden al! Başka biri görmeden önce hemen al! Düşün, onunla neler neler alabilirsin! İnternet kafeye gidersin, play station oynarsın... Arkadaşlarınla harcar ve onlara hava atarsın... Bakkal'dan bir çikolata alırsın...»
«Annenin çantasını ya da babanın cüzdanını karıştır. Kimse fark etmez bile. Zaten çok az bir şey alırsın. Kimsenin haberi olmaz. Soracak olurlarsa da şimdiden cevaplarını hazırla... Korkma, sana vereceğin bütün cevapları öğreteceğim... Haydi, acele et, birazdan odaya annen gelebilir... Fırsta, bu fırsat! Bir daha bu fırsatın olmayabilir! Tek başınasın... Hadi, durma! Sana günah yazılmaz... Yaptığın, çok çok çok masum. 1-2 ytl'den ne olabilir? Sana söylüyorum, kimse fark etmeyecek bile...»
Peki 18-30 yaşında; dinini çok az bilen bir Müslüman'a ne derdi?
«Ya bırak namazı, senin kalbin temiz... İhtiyacın var mı? Her gün yat-kalk, yat-kalk; ömrünün sonuna kadar bu çileyi çekecek misin? Sen, cumadan cumaya ya da bayramdan bayrama camiye git yeter! Kalbin temiz senin; inan hiç ihtiyacın yoook! Kurban kes, ama etlerini fakire fukaraya dağıtma; sen ye ailenle! Bu hayat pahalılığında zaten yılda 1 kez et yüzü görüyorsun! Hacc'a ilerde gidersin. Daha gençsin, çoook vaktin var. Şöyle bir ihtiyarla, torun-torba sahibi ol hele... Sen hiç hacca giden bir GENÇ gördün mü? Oruç mu? Sağlıklısın, dinçsin. Sadece diyet yapmak için tut orucu. Biliyorsun değil mi; hala GERİCİ bir toplumda yaşıyoruz. Tutacaksan da mecburen onları kendini güzel tanıtmak için tut. Namaz mı kılacan, evinde hiç kılma! Kimse seni görmüyor... Nerden bilecek millet namaz kıldığını? Ne işe yaradı şimdi? Kendine hep en kalabalık camiyi seç! Ama öyle artistik kıl ki, gören herkes hayran olsun! Secdelerini uzun tut ki, orda seni görenler, peygamber evliya desin. Evde, kimsenin görmediği bir yerde kılıp ne geçecek eline? Zekat mı vericen! Ver; ama insanlar, senin ne denli inançlı bir Müslüman olduğunu bilsinler... Bu yüzden de Müslümanlığından, içindeki bu imandan BAŞKALARININ DA HABERİ OLSUN Kİ, bu Müslümanlığın, övüle övüle bitirilemesin! Herkesin önünde yap bütün iyiliklerini! Olmadı, gazeteciler de gelmeli ki, senin bu yaptığın BÜYÜK MÜSLÜMANLIĞINI belgelesinler. Hayırseverliğin, herkesin dilinde olsun. Zenginsen, bol bol cami yaptır ve ADINI KOCA KOCA HARFLERLE YAZDIR ÜSTÜNE! Okullar, kütüphaneler yaptır; ama ismini herkesin göreceği şekilde büyük yazdır ki, Müslümanlığın, hayırseverliğin herkesin dilinde olsun. Herkes, yaptıklarını, bu hayırlı işleri bilsin. Çoluğuna-çocuğuna zarar gelmesin diye muskacıya git, ondan muska yazdır. Muska, günah değil ki. Bak, üstünde yazılanlar, ne yazdığını anlamasan da Arapça... Arada bir mevlüt okutun ailece... En güzel sesli mevlütçüleri bulun. Sakın ha! O mevlütte tek bir KURAN AYETİ okunmasın! Fala inanama; fal, biliyosun günah. Ama falsız da kalma. Zevk için, sadece güzel vakit geçirmek için falcıya gidip şöyle güzel bi maceran olsa, ne olur! Dinden çıkmazsın ya! Allah'ı anma! Duymuşsundur; çok zikredenler ya deli oluyor, ya da cin çarpıyor. Bilmeden okursan, cin çarpar.» vs vs vs.
Peki yine aynı yaşlarda; fakat dinini iyi öğrenmiş, namazında niyazında bir Müslüman'a ne derdi?
«Akşam ezanı okunuyor. Ohh... Üstünde de nasıl bir ağırlık var bugün. İşten geldin yorgun argın... Şöyle bir geril, yaslan arkana... Namaz, kaçmıyor ya... Olmadı kazaya bırakırsın... Ohhh... Dünya varmış be!»
Namaz kılarken;
«Çabuk ol, acele bitir şu namazı; en sevdiğin dizi başlamak üzere... Acaba dükkan ne halde. Hırsız falan girerse! Bizim Hacı Emrullah, ne etti o tarla işine be! Şu elektrik, su, telefon faturasını nasıl ödüycez bu ay? Ya bakkal, kasap, manav? Acaba bankadaki hesap ne oldu? Faiz değil canım; katkı payı diyor adamlar adına. Onca hocası, allemesi fetva vermiş bi de. Şu bizim oğlanın evlenme vakti çoktaaan geldi çattı. Hayırlısıyla evlendirsek de kurtulsak. Ömer efendi ne etti acaba, halledebildi mi kendisine dediğim işi?» vs. vs. vs.
Cemaatle namaz kılarken;
«Yahu hoca... Sen de adamı uyuz edersin ha! Uzattıkça uzattın namazı! Bari tesbihe, duaya kalmadan hemen hissettirmeden sıvışayım. Ardından bi de Kuran tilaveti yaparsa; işte o zaman ayvayı yedik... Uzattıkça uzatır, uzattıkça uzatır... Nasıl yetişeceğim dükkana? Ya bir müşteri gelirse! Dükkanda da kimse yok ki!...»
Tesbih çekerken;
«Süp, süp, süp, süp, süp, süp, süp, süp... El, el, el, el, el, el, el... Al, al, al, al, al, al...» (Bu ne ki? Acaba hacı amca; "Sübhanallah'ı, Elhamdulillah'ı, Allah-u Ekber'i kastediyor olmasın? Fark etmeyecektim bile...)

Oruç tutarken

«Vah şu oruç tutmayanların haline. Onlar kafir, ben dindarım. Onlar kötü, ben iyiyim. Allah'ın ne sevgili kuluyum...» (Kibir ve amellerini beğenme anlamında)
Bunu da beceremezse, kıldığı namazı ona büyük ve güzel gösterir. Yani o kulu, namaz kıldığından ötürü gururlanmasına ve kibirlenmesine neden olur. Bilirsiniz, çok namaz kılanlarda ve namazı doğru, güzel olarak kılanlarda; bir süre sonra alınlarında bir "nûr" belirir. "Secde izi" de derler buna. Öyle ki bir Müslüman, diğer bir Müslüman'ı hiç önceden tanışmadıkları halde ferasetleriyle bu nûrdan tanırlar. İşte Şeytan, bu mertebede bile sizinle uğraşır. Alnınızdaki bu nûru kullanarak sizi kibir ve büyüklenmeye götürmeye çalışır. Öyle ki insanlar, çok çok namaz kılan bu zatların yüzünde gördüğü bu "nûr"a ve bu "nûr"un sûrette (çehrede, yüzde) yaydığı heybet ve azamete hürmeten ona saygı ve taltifleri artar. Bu gördüğü taltif ve hürmet artınca, kul, işte bu noktada Şeytan'ın vesvesesine oldukça müsaittir. Şöyle ki; Şeytan, artık kıldığı namazları sadece Allah rızası için değil; alnındaki bu nûrun daha da artması ve daha da hürmet görmesi için kılar. Sonuç ne olur; kalpte büyüyen kibir, zamanla o kulun imanının yok olmasına neden olur. Hatırlayın, Şeytan da çok büyük bir makama gelmişti. Meleklerin bile hürmet ve taltifine mazhar olmuştu. Ve geldiği o makamı, içinde büyüyen işte o kibir yüzünden kaybetmişti... İşte bu yüzden Müslüman, her derecesinde dikkatli olmalı, tek amacı, Allah'ın rızasını kazanmalıdır. İnsanların gösterdiği hürmet ve taltifin, imanı için bir imtihan olduğunu hep bilmeli ve tevazuyu kalbinde hiç yitirmemelidir...

Peki bir Müslüman alimi ya da din bilginini nasıl kandırır?
«Kitabımız, gelecek ay basılacak İnşaAllah... herkesin bildiği, İslam alimlerin dediğini aynen anlatırsam, karî rağbet etmez. Zaten bu kitap da çok satılmazsa yayınevi, artık tekmeyi bize vuracak. Öyle şeyler yazayım ki, kapış kapış olsun! Tüm TV programları beni davet etsin. Acaba ne yazsam? Acaba "namaz" yok mu desem? Yok, yok bunu yemezler. Herkes biliyor. İlgi çekici başka bir şey bulmak lazım. Geçen sefer, "Sünnet'i Hadis'i boş ver; Sadece Kuran" sloganı iyi tutmuştu. Öyle şeyler yazmalıyım ki, ne bana gerici ne de softa desinler... Öyle modern bir dini savunmalıyım ki, bilmem ne medyasını arkama almalıyım. Sonuçta bu da İslam, halka hizmet, hakka hizmet etmektir değil mi? Eee, halka ilginç, hiç duymadıkları şeyler anlatmazsam, o kitabı kim satın alır? E, halk da o kitabı okumazsa Hakk'a nasıl hizmet ederim? En iyisi birilerini Deccal ilan edeyim; geçen, şu bilimi adamını Dabbe ilan etmiştim ve çok tutmuştu. Benim adım, benim adım, benim adım... Bu çağın alimleri arasına mutlaka girmeli! Herkes, Hakk'a hizmet eden bu ismi bilmeli. Herkes, Allah'ın hizmetkarı bu bendeyi tanımalı...» vs.vs.vs.
Bunlar, sadece en basitleri. Öyle çoktur ki Şeytan'ın stratejileri, hele hele koca koca alimlerle geçtiği dalga, öylesine bir tragedya'dır ki... Kimisini Mehdi yapar, kimisini Hz. İsa, kimisini son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) olduğu halde başka bir peygamber... Ve lafı çarpıtır da çarpıtır: «Sadece başka peygamber gelmeyecek.» deniliyor. Ben, peygamberim demiyorum ki; ben, Nebi'yim diyorum. Açın bakın, hiç «Başka Nebi gelmeyecek.» diye bir şey yazıyor mu?  Kuran, sadece "şöyle" yazıyor. Hiç "böyle" yazmış mı? Ve kendi hayatını sonsuz bir felakete sürüklediği gibi başkalarının da iman hayatını o felakete sürükler, onlarca insanı dininden imanından eder. Böyle bir kişinin rütbesi, Şeytan'ın, onun yardımcılarının yanında elbet büyüktür. Böyle insanlara "süflî cinleri" ya da vesvese kanallarını kullanarak bu sahte mehdiliğinde, sahte peygamberliğinde (ya da kendi deyimiyle nebiliğinde) onu tam gaz desteklerler. Kuran'dan ayrılan bir toplumun düşlerine O'nu mehdi ya da büyük bir zat olarak telkin ederler. Ahhh şu düşler... İnsanları aldatan, şu vesveseli düşler... Lucid rüyalar... Öyle Lucid rüyalardır ki, insana dinini değiştirtir, ateist eder ya da kendi öz bebesini; «Rüyamda Hz. İbrahim'i gördüm. Bana oğlumu kurban olarak kesmemi emretti.» diyerek o suçsuz yavrunun hayatını katleder. Belki de ilahiyat fakültelerinin Astral ve Lucid deneyimlerin "ne"liği konusunda derin bir araştırma ve analize girmesinin vakti gelmiştir de geçiyordur bile... Lucid rüya, her Müslüman tarafından bilinmelidir ki, İlahi bir mesaj taşıdığı ya da şeytanî bir planın parçası olup olmadığını ayırt edebilsin. Vesvese bombardımanının bu kanallarda Şeytan ve orduları tarafından bütün birlikleriyle nasıl muğlakta kalan zihinleri topyekün yok ettiği, yok Agarta, yok bilmem ne ırkının mesajı olarak verilmeye çalışılan "Modern Ufo Din ve Öğretileri"nin, "Bilgi Kitap"larının kaynağını, menşeini ve gayesini çözebilsin, yanılgıya düşüp de kendi gibi insanları da o aldanışa sürükleyerek vebalinin ağırlığını kat kat artırmasın... Bu öğreti ve çarpık UFO dinleri, İlahiyat fakültelerinin onca tecrübeli, bilgili akademisyenlerince tetkik edilmeli ve kitap olarak bastırılmalıdır.
Sonuç olarak söyleyeceğim şey; karşınızda Kuranî tabirle "apaçık düşmanınız" olan Şeytan var. Öyle bir laf cambazı ki, en alim olanları bile aldatacak soytarılık ve hünerde; öyle bir gayretli filozof ki, kendini bir "iyilik meleği" olarak tanıtacak sinsîlikte. Düşmanınızı tanımadan onunla savaşabilmeniz mümkün mü? Onun stratejisine anlamadan, çözmeden, onunla mücadele edebilmeniz mümkün mü? Kökü, ta insanın yaratılışından beri başlayan; hatta Goethe'nin Faust'una bile konu alan bu savaşta, elde ettiği zaferler, küçümsenecek bir boyutta mı? Nietzsche'yi «Hayat'ı anlamak istiyorum.» dediğinde bu tüm dizeleriyle alt üst edilmiş bir çağın karanlık sokaklarında koşarken, o hızla yere kapaklanıp düşüşünü; düştüğü yerden kalkmak yerine ömrü boyunca o düşerkenki acıyı hikayeleştirmesinde acaba "vesvese"nin payı ne kadar? Elime bir fener alıp o çağa dönsem, «Hey Nietzsche! Benim gibi kendi yüreğine yolculuk eden azîz dostum. Neden karanlıkta koşup duruyorsun? Ben, bu çağda bir fener buldum. Öyle bir fener ki, aküleri tükenmeyen bir enerjisi var. O feneri gönderen senin şu an isyan ettiğin öğretilerin aslını geçmişte sana gönderen Zat. Ben, o feneri birgün tesadüfen buldum. Işığı yak, nereye koşacaksan da Işık'ta yürü. Sana yalanı gerçek, gerçeği yalan olarak göstermeye çalışanların, adına "Kuran-ı Kerîm" denilen ve asla bozulmamış ve bozulmayacak olan şu "Nûr Üstüne Nûr" kitabı ve onu getiren Son Peygamber'i oku! Karanlıkta yere kalpaklanıp dizini incittin diye sızlanıp durmak yerine ARAŞTIRMAYA DEVAM ET!» diyebilseydim... Ya da Heidegger'i, ya da hayattan o derece karamsar Arthur Schopenhaur'u, Nicola Hartman'ı...
4. Amonhotep'in (Kral Akhenaton) Yusuf Peygamberle beraber "İsis", "Osiris" ve "Horus"lu Mısır'ın üçlü birlik inancına, tağut'a ve kula kulluğa isyana rağmen, hemen ardından gelenlerin, o dönemde "ATON" adıyla geçen, "Doğmayan ve doğurulmayan, eşi benzeri olmayan tek bir Tanrı" inancını keşfetme bahtiyarlığına ermişken; Amon rahiplerinin sözlerine kanarak tekrar "tağûtî sistemler"e dönmesine tepki vermez miydim? Osiris'e "Ulu" diyorsunuz... Horus'a "Yüce" diyorsunuz. İsis'i "öve öve" göklere çıkartıyorsunuz. Bense Yaratıcı'nın yarattığı hiçbir kula ulu demem, hiçbir kula yüce demem! Ululuk da, yücelik de, tüm övgüler de sadece Yaratıcı'ya aittir! «Hamd ve övgü, sadece alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur! (Fatiha Suresi, ayet 2) Tağûtun peşinden mi gidiyorsunuz?» der miydim?  Peki ya II. Ramses'in döneminde, Musa adındaki o genç peygamberin tek başına bu tağutluğa meydan okuduğu ve İsrailoğulları'nı elindeki asa ile Kızıldeniz'i ikiye böldüğü ve Mısır'dan onları çıkardığı bir zamanda, Şeytan'ın içlerinden birine tekrar o "Mısır Tağûtî Sistemi"ni telkin edişine; o dönemde de "YAHVE" ya da "YEHOVA" adıyla geçen o Yaratıcı'nın «Karşımda başka ilahların olmayacak. Kendin için oyma put, yukarda, göklerde olanın ya da yerin altında sularda olanın asla suretini yapmayacaksın; onlara eğilmeyecek, onlara ibadet etmeyeceksin, çünkü ben, senin Tanrın Rab benim» (Tevrat, Mısır'dan Çıkış, 20) sözünü hatırlatacak tek bir kişi bile yok muydu? Ya da «Ben, Yasa'yı kaldırmaya değil tamamlamaya geldim.» diyen İsa Mesih'in, kendisinden sonra gelen Pavlus tarafınca Hıristiyanlığın en ateşli savunucusu kılığına girip İsa Mesih'in getirdiği inancın yerine «Gel çocuğum, neden Tanrı'nın emirlerini tutmak için yükümlü olasın... Bak, o bizler için öldü. Bizim, artık kurtulmamız için hiçbir şey yapmamıza gerek yok. Yasa öldü, yaşasın lütuf!» deyişine karşı havarilerden yanıt verecek hiç kimse yok muydu? «Fidyeyle kurtuldunuz. İsa, bizim için öldü ve çarmıhta acı çekti.» deyişine Tevrat ('ın Zebur bölümün)'daki Mezmur 49:7 ve 49:8'i okuyup  «Kimse kimsenin hayatının bedelini ödeyemez, Tanrı`ya fidye veremez. Çünkü hayatın fidyesi büyüktür, Kimse ödemeye yeltenmemeli.» ayetini hatırlatacak hiç kimse yok muydu?  Ya da bir kaç asır sonra, kilise babalarının; Markos 10:18 ve Luka 18:19'da; «Bana neden iyi diyorsun? İyi olan yalnız biri var, O da Tanrı`dır.» diyen Allah'ın o kutlu peygamberini yine Mısır'ın İsis, Osiris ve Horus'lu üçlü birliğine özenmesine ve tekrar bu tağûtî sisteme dönüş yapılmasına Arius'tan başka hiç kimse sesini çıkarmamış mıydı? Çıkarsa da 336 yılında, sadece «Benim inandığım, bir tek Yaratıcı var. İsa Mesih, O'nun kulu ve elçisidir.» diye haykırdığı için öldürülmez miydi? Peki sonra ne oldu? Horus, Bakire Meryem gibi o da Bakire İsis'ten doğduğu için Hz. Meryem, İsis'e; İsa Mesih de Horus'a mı dönüştürüldü? Horus'un doğum tarihi olan 25 Aralık, İsa Mesih'in de doğum tarihi mi oldu? Horus'un kendisine inananlara Çoban-Kral oluşu gibi İsa Mesih de bir çoban-kral ve Horus gibi yarı tanrı yarı insan formuna mu dönüştürüldü? Horus'un ölümünden 3 gün sonra dirilip göğe yükselmesi de İsa Mesih de mezarından 3. gün dirilip 40. günde göğe mi yükseltildi? Mısır hiyerogliflerindeki haç işareti, Hıristiyanlığın biricik sembolü haline mi geldi? İsis'in Horus'u bir bebekken emzirdiği eski Mısır tasvirleri, bu yeni dinde İsa Mesih ile Meryem'e mi dönüştürüldü? İsis'in başındaki o Güneş tacı, bu tasvirlerde Hz. Meryem'in başına mı giydirildi? Horus'un başının üzerindeki sembol, Artık İsa Mesih'e mi giydirildi? Batı, artık araştırıyor. Batı, artık biliyor. Batı, artık çarmıh sembolünü, Eski Mısır'ı derin derin araştırıyor. Ya kimisi de Nietzsche gibi yere kalpaklanıp; «Bütün bize öğretilenler gerçek değilse boşa yaşamışız» diye ateizmi seçiyor, ya da başka bir arayışa giriyor. Yakın bir gelecekte Batı'da İslam nûru şüphesiz ki yükselecek. Araştırdıkça, mitoslarla bugünün bağını çözdükçe gerçeğe her gün bir adım daha yaklaşacak. "Vesvese"yi reddedip "İlham"ın peşinden yürüyecek. Bu altınçağ, üç semâvî dinin mensuplarının artık aralarındaki İsmail ve İshak'tan bu yana gelen kan davasını unutulup tek bir yürek olma çağıdır. Bu altınçağ, Şeytan'ın mağlup olduğu ve uzun bir süre sürecek olan bu Barış'a el süremeyeceği bir çağdır. En azından, böyle "ümit" ediyorum.

Tolstoy'un Hayatı

Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910)

Tolstoy'un Hayatı

Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910)

Tarih sahnelerine çıkışları ve medeniyet hayatına ilk adımlarıyla yakın zamanlarda karşımıza çıkan Rus Edebiyatı da başlangıçta çok yalın ve dar bir çerçeve içindeydi; ancak XVII.yüzyıldan sonra gelişim sürecini başlatan Rus edebiyatı, XIX.yüzyılda yetişen büyük ustalarla en iyi meyvelerini verdi.

Rus edebiyatında olduğu kadar, zamanımızın fikir ve edebiyat sahasındaki realist görüşleriyle derin izler bırakanlardan biri de Lev Nikolayeviç Tolstoy'dur. 19.yy Rus Edebiyatının önde gelen dramatik yazarlarından olan  Kont Lev Nikolayeviç Tolstoy, 9 Eylül 1828'de varlıklı ve asil bir ailenin çocuğu olarak Moskova'nın 150 km. güneyinde, Tula eyaleti, Yasnaya-Polyana kasabasında ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Soylu ve kökleri 14. yüzyıla kadar giden ve I.Petro zamanında sivrilmiş toprak zengini bir aileye mensuptu. Babası bir kont, annesi ise prensesti. Babası Kont Nikolay İlyiç, aynı zamanda 1812 yılı Napolyon savaşlarına katılmış emekli bir yarbaydı. Tolstoy'un kendisinin de kont unvanı vardı. 26 Nisan 1831'de, henüz üç yaşındayken, annesinin ölümüyle öksüz kaldı. Annesinin ölümü ile 36 yaşlarındaki babası çocuklarına halalarını vasî tayin etti. Burada aldığı dinsel eğitim, Tolstoy'u derinden etkiledi.

Tolstoy, sekiz yaşına geldiğinde, babası artık onların ciddi bir eğitim alma zamanının geldiğini düşündü ve çiftlik hayatını bırakıp Moskova'ya taşındı.   Moskova'daki bu yıllarda, Tolstoy'un başarılarını halası "Bu çocukta bir deha var. O küçük bir Moliere." diyerek ifâde eder. Gün geçtikçe Tolstoy, kendi sahasında ilerliyordu. Henüz dokuz yaşındayken, 1837 yazında babası bir cinayete kurban gitti. Bir seyahat esnasında uşağı, yanındaki para için onu zehirledi. Babalarının ölümüyle, babaanneleri de fazla dayanamadı ve hayata gözlerini yumarak çocukları tamamen halalarına terk etmiş oldu. Bu olaydan sonra büyük çocuklar Nikola ve Serge, Moskova'da kalırken; Dimitri, Lev ve Maşa çiftliğe geri döndüler.

1840 yılına kadar çiftlikte kaldılar.1841 yılı sonlarında ölen Aleksandra hala, onları Tatiana halaya bıraktı ve yeni vasî, onları kocasının yaşadığı Kazan şehrine götürdü. Eniştesinin davranışlarındaki kötü örnekler, Tolstoy üzerinde derin bir tesir bıraktı ve onun hayatına yeni bir yön verdi. Delikanlılık çağına henüz girmiş olan Tolstoy, şimdi Fransızca konuşan, kıyafetlerine aşırı derecede özen gösteren, uzun tırnaklı bir zamane züppesiydi.

1843'te Doğu dilleri okumak üzere Kazan Üniversitesi'ne girdi, ama iyi bir öğrenci değildi. Kendisini tamamen eğlence, dans, içki ve kadına kaptırmış olarak geçen bir yılın ardından sınıfta kaldı ve okulu bıraktı. Kısa bir süre sonra, 1845'te daha kolay bulduğu Hukuk Fakültesi'ne geçti. 1847'de burayı da bıraktı. 19 yaşına gelen Tolstoy'a miras olarak düşenlerin arasında Yasnaya Polyana çiftliği de vardı. İmtihanlı ve disiplinli okullarda yapamayacağını anladı ve kendisine 12 maddelik bir program hazırlayarak kendini yetiştirmeye karar verdi. "İnsan, ancak başkaları yararına fedakârca çalıştığı zaman mutlu olabilir." diyerek toprak işleriyle uğraşmak, köylülerin durumunu düzeltmek düşüncesiyle çiftliğe döndü. Bir süre burada çiftçilerin ve köylülerin hayat şartlarını düzeltmek için çalıştı. Topraklarını yönetti, kendini yetiştirmeye devam etti. Daha sonra Moskova ve Petersburg'un hareketli ortamını tercih etti. 1847-1851 yılları arasında çiftlikte kaldı ve şu yanlışları sıraladı günlüğüne: Kararsızlık ya da güç eksikliği, kendi kendini aldatma, acelecilik, yersiz utanç, keyifsizlik, şaşkınlık, taklitçilik, döneklik, düşüncesizlik.

1851'de, başıboşluktan kurtulmak amacıyla, ani bir kararla üç yıldır hiç ayrılmadığı çiftliği bırakarak Kafkasya'ya, subay olan ağabeyinin yanına gitti ve Ruslara karşı direnen Müslümanlarla savaşan ilk birliğe atandı. Burada gördüğü yoksul Kafkas halkının yaşantıları, gerçekçiliğinin esin kaynağı oldu. Sert ve Farklı iklimli Kafkaslar, zor tabiat şartları, kır ve dağ havasıyla Tolstoy'da büyük etkiler yaratmıştı; çünkü o eski, genç, yaramaz Tolstoy daha ağırbaşlı olmuştu.  Kırım savaşına girmesiyle dünya görüşü değişmiş ve tecrübeleri artmıştı.  İlk yapıtı olan Destvo'yu (Çocukluk) burada, çarpışmalardan ve askerce eğlencelerden arta kalan zamanında yazdı. Hatıra defterindeki 3 Temmuz 1851 tarihli sayfada “Yarın büyük bir roman yazmaya başlayacağım.” notundan, onun bu esere bu tarihlerde başladığı sanılıyor. Yitip gitmiş yaşantıları çok canlı, taze bir üslupla anlatan bu otobiyografik yapıt, dönemin en ünlü edebiyat dergisi olan ve Nikolay Nekrasov'un yönetiminde çıkan Sovremennik (Çağdaş) dergisinde “Çocukluğumun Tarihçesi” adı ve “L.N.” imzasıyla yayımlandı, hemen başarı kazandı. Önceleri kimin tarafından yazıldığı bilinmeyen bu hikayeyi eleştirmenler çok iyi karşıladılar. Eserin Tolstoy'a ait olduğunu öğrenen Nekrasov, dönemin meşhur yazarlarının aldığı telif ücretlerinin ödeneceğini bildirdi Tolstoy'a. Böylece, henüz 23 yaşındayken yazdığı ilk eseriyle kendini tanıtan Tolstoy, usta yazarlar arasında yerini almıştı. Tolstoy, bu eserindeki kahramanlarını yaşadığı çevreden, ailesinden, hatta tamamen kendi hayatından almıştır. İlerde Tolstoy'un en güçlü romanlarında görülecek olan ayrıntı zenginliği, bu ilk yapıtında da izleniyordu. Bu dönemde otobiyografik eserler olan “İlk Gençlik” ve “Gençlik”i ve ayrıca “Tipi”, “İki Süvari Subayı” ve “Toprak Ağası'nın Sabahı”nı yazdı. Kafkasya'da üç yıl kaldıktan sonra Sivastopol Savunması'na katıldı. 1854-55 arası Kırım Savaşı'nda topçu teğmeni olarak görev yaptı. Orada amirlerinin arzusu üzerine "Sivastopol Hikayeleri" isimli meşhur eserini yazdı. "Savaş, mızraklı, trampetli bir bayram değildir. Manzarası kan ve ölümdür!" diye ifade eder bu hikayesinde savaşı. Kırım Savaşı'na da katılan Tolstoy, gördükleri karşısında daha fazla dayanamayıp ordudan ayrıldı ve St.Petersburg'a yerleşti. Burada, birini radikal demokrat N. Çernisevski'nin, öbürünü muhafazakar liberal I. Turgenyev'in temsil ettikleri iki edebi kampla da uzlaşamadı ve Yasnaya Polyana'ya döndü. 1857'de Batı Avrupa'ya gitti; bir süre Almanya, Fransa ve İsviçre'de dolaştı. Bu gezi sırasında sosyete ve materyalizmin etkisinde kaldı. Bu dönem, eğitim kurumlarıyla ve özellikle de köylülerin eğitimsizlik sorunuyla ilgilenmeye başlamıştı. Öğrenimin her öğrencinin kişisel ilgi ve yönelimine göre uygulanması gerektiğini düşünüyordu. Yasniya Polyana'da serbest terbiyeye göre çalıştırdığı bir köy mektebi açtı. 1860'ta yine Almanya, Fransa ve Belçika'ya gitti. Proudhon'la tanışarak başta eğitim olmak üzere birçok konuda ilişkiye girdi. Bu ülkelerdeki eğitim kuram ve uygulamalarını daha ayrıntılı olarak inceledi. Bu incelemelerin neticesinde, Batı'nın yapay ve maddeci uygarlığını insanı bozan bir etken olarak görmeye başladı. Geliştirdiği düşünceleri yaymak için bir pedagoji dergisi çıkarmaya başladı. Basit, anlaşılır ders kitapları yayımladı. Aynı dönemde ahlak felsefesi de biçimlenmekteydi. Batı'nın aşırı incelmiş, yapay ve maddeci uygarlığını, doğal insanı bozan bir etken olarak görmeye başlamıştı. Bu arada kendisi de Batı'daki kumarhanelerde çok para yitirmişti.

Rusya'ya döndüğünde ülkede sefirlik kaldırılmıştı. O da kendi bölgesindeki eski serflerle toprak sahipleri arasındaki toprak ve borç anlaşmazlıklarını çözmek görevini üstlendi ve sulh hakimliği yaptı. Çarın emirlerine rağmen eski durumu korumaya çalışan Tolstoy'un asillerle arası açıldı ve görevinden istifa etti. Moskova'ya dönüp tekrar kumara başladı. Hatta bir kumar masasında, borcuna karşılık daha bitirmediği "Kazaklar"ı rehin koydu. Giderek kendini, köylülere daha yakın görmeye başladı. Bu arada Turgenyev'le yaptığı bir tartışma sonucunda onu düelloya çağırdı, ama Turgenyev bu çağrıyı kabul etmedi.  Tolstoy, 23 Eylül 1862'de Moskova'da eski dostlarından bir doktorun kızı olan Sofya Andreyevna Bers ile evlendi. Karısı ondan on altı yaş küçük, canlı, kültürlü bir kadındı. Evlendikten sonra, Tolstoy, kumarı, eğlence dünyasını ve eğitim etkinliklerini bıraktı. Aşırılıklardan uzak bir yasam sürmeye başladı. Gençliğindeki içki, kumar ve çapkınlıklardan zevk alan Tolstoy, artık hayatına bir yön vermiştir. Karısının üzerindeki etkisini "Hiç böyle aşık olacağımı düşünmemiştim. Ben bir deliyim, böyle devam ederse intihar edeceğim!" diye belirtmiştir. İlk on beş yılı çok mutlu geçen bu evlilikten Tolstoy'un 13 çocuğu oldu.

Çok karışık ve fırtınalı yıllardan sonra hayatı bir sükûn devresine girdi. Bu dönemde Tolstoy, sakin bir aile erkeği ve hesaplı bir çiftçi olarak toprağını işletirken, bir yandan ona asıl ürününü kazandıracak olan büyük romanlarını yazıyordu. En güzel eserlerini bu devrede yazmış, daha sonra bazı ruh bunalımları geçirmiş, Rusya'daki muzdarip halkın hüsrânını bu zamanlarda daha çok anlamış ve yazmıştır. Kendini eserlerini yazmaya verdi. 1863'te Harp ve Sulh'u yazmaya başladı. 1864 yılı sonbaharında bir tavşan avında atıyla beraber yuvarlandı ve sağ kolu çıktı. Üç aydan fazla eli kalem tutamadı. Harp ve Sulh'u baldızı Tanya'ya söyleyerek yazdırıyordu. Toprakla uğraştığı yaz ayları dışında bütün zamanını bu büyük eserinin kahramanlarını seçmek ve tahlil etmekle geçiriyordu. İlk bölümü 1865'te çıkan Harp ve Sulh'u 1869'da tamamladı. Harp ve Sulh'un ardından - yıldan yıla artacak olan - ruhsal bir bunalıma girdi. Varlığın manasını anlama çabasıyla bir süre Optima Manastırı'na çekildi.İlahiyatçılarla sürdürdüğü tartışmaları sonucunda resmi Hıristiyanlık inancına  duyduğu güvensizliğin yersiz olmadığını gördü. Yeni Ahit'in özüne bağlı kalarak  kendini arayış serüvenini sürdürdü. 1873-1877 yılları arasında ikinci büyük romanı olan Anna Karenina'yı yazdı. Roman, büyük bir satış başarısı kazandı. Anna Karenina'yı bitirdikten sonra yine bir bunalıma girdi. 1873-1875 yılları arasındaki bu iki yılda üç çocuğunu ve iki halasını kaybederek üzüntüden hasta düşmüştü. Yine bu yıllarda defalarca intiharın eşiğinden döndü.

Sonraki fikir yazılarında Tolstoy'un rasyonalizmden mistizme geçişi görülür. Aslında mistik bir ruh bütün eserlerinde göze çarpar. Bu inanış seneler geçtikçe arttı ve yazarı hayat denen bilinmezliği çözmeye sürükledi. Bu nedenle de eski ve yeni zaman filozoflarının bütün eserlerini inceledi. 1880'den sonra, Ortodoks Kilisesi'ni; Hıristiyanlık'taki “ölümsüzlük” düşüncesini ve her türlü siyasal iktidarı yadsıyan, kendine özgü bir Hıristiyan anarşizmi geliştirmeye yöneldi. Mülkiyetin zor yoluyla elde edildiğini düşündüğü için, özel mülkiyete de karşı çıkıyordu. Düşüncelerini Kritika Dogmatiçeskogo Bogosaviya (Dogmatik Teolojinin Eleştirisi), Tak Çuto Je nam Delat? (O Halde Ne yapmalıyız?) ve Tsartsvo Bojiye Vnutri Vas (Tanrı'nın Hükümdarlığı Kendi İçimizdedir) gibi kitaplarında açıkladı. Bu düşünceler, 1901'de onun Kilise tarafından aforoz edilmesine yol açtı. Bu dönemde yazdığı “İvan İlyiç'in Ölümü”, “Kreutzer Sonat”, “Hacı Murat” ve son büyük romanı sayılabilecek “Diriliş” gibi eserleri, aynı manevi arayışa, ahlâksızlıkla suçladığı sanatı ve dogmalar ve mucizeler üreten Kilise'yi yadsıyışına işaret eder.

1891-1892 yılları arasında Rusya'da büyük bir kıtlık oldu ve bu kıtlığa bir de kolera salgını eklendi. Bu açlıkla mücadele günlerinde Tolstoy, karısına ve çocuklarına karşı büyük bir yakınlık duymuştu; çünkü onlar da bütün varlıklarıyla bu mücadeleye katılmışlardı. Tolstoy, çocukları arasında kızlarını daha çok severdi. Özellikle de on üçüncü çocuğu Vanişka en çok sevdiğiydi. Fakat bu güzel kız henüz yedi yaşındayken, 1895'te kızamığa yakalandı ve kurtulamayarak öldüğünde Tolstoy'un hayatı yine altüst olmuş ve bu defa da yine ölümü düşünmeye başlamıştır. Ölümden eskisi kadar korkmuyordu. Her olay, onu manevî aleme biraz daha yaklaştırıyordu. 22 Şubat 1901'de Saint Sinot, Tolstoy'un kilisece aforoz edilmesi kararını verdiğinde bile hiç üzülmemişti. Yaşı yetmiş üçü bulmuştu... Ağır bir hastalığa tutuldu.
1902 Ocağında hastalığı zatürreye ve ardından tifoya döndü. Doktorlar, ümidi kesmiş olmalarına rağmen, onun kuvvetli bünyesi tamamen bunlara karşı koydu ve iyileşip sağlıklı bir halde, Temmuz ayında, Yasnaya Polyana'ya geri döndü.
Son zamanlarında da, ilerleyen yaşına rağmen, hep yenilik ve değişiklik arayan bir çocuktan farksızdı. 82 yaşındayken, ailesiyle aralarında anlaşmazlıklar baş gösterdi. Tolstoy, kendi görüşleri doğrultusunda mülkünden vazgeçmek istiyordu, ama eşi ve yakınları buna karşı çıkıyordu. O, kendi toprağında köylü giysileri içinde çalışıyor, kendi ayakkabılarını kendisi yaparak olabildiğince başkalarının emeğini sömürmeden yaşamaya dikkat ediyordu. Bu arada eski konumunu sürdürmeye çalışan ailesiyle de arası açıldı.
1905'te Rus-Japon Savaşı başladığında, Tolstoy, savaş sebebiyle Çar Nikola'yı yüz binlerce adamı boş yere ölüme sürüklediği yolunda açık ithamlarda bulunuyordu. Tolstoy'un bu ikazlarına Çar ve hükümeti aldırış etmediği halde, bütün Rusya onu haklı görüyordu. Memleketin her köşesinde siyasi tezahürat yapılmaya başladı. Hatta bu arada St.Petesburg'ta çıkan en büyük Rus gazetesi Noviye Vremya'nın başyazarı Suvorin, şöyle yazıyordu: “İki Çarımız var: Nikola II. Ve Lev Tolstoy. Bunlardan hangisi daha kuvvetli? Nikola II., Tolstoy'a bir şey yapamıyor, onun tahtını sarsamıyor. Oysa Tolstoy, hem Nikola'nın hem de hanedanın tahtını yerinden oynatıyor.”
1905 Devrimi, onu etkilemedi. Ama ayaklanmaya katılanlar arasında şiddete karşı çıkan bu ahlakçının izleyicileri de vardı. O senenin 9 Eylül'ünde 90 yaşını dolduruyordu. Çiftlik ziyaretçilerle dolup taşarken, Tolstoy; “Etrafımı çeviren bu kadar haksız bir sefalet içinde manasız ve haksız bir lüks, bana her gün daha ağır geliyor. Yasnaya Polyana'daki hayatımı zehirliyor.” diyordu. 22 Temmuz 1910'da, üç şahit huzurunda yazdığı vasiyetname ile, bütün eserlerini en çok dert ortağı olan kızı Aleksandra'ya bırakmıştı. Evliliğinin ilk yıllarından sonra başlayan ve zaman zaman çekilmez bir hal alan aile geçimsizlikleri 1910'un 8 Kasım'ı 9'a bağlayan gecesinde bir fırtına halini aldı. Evi terk etmeye karar veren Tolstoy, gece saat dört civarında karısına bir mektup yazdı ve bu mektubunda ona 48 senelik hizmetinden ve arkadaşlığından dolayı teşekkür ediyor ve kendisi hakkında kötü hislere kapılmamasını rica ediyordu. Mektubu yazdıktan sonra kızı Aleksandra'yı uykudan kalırdı, eşyalarını topladı, arabasını hazırlattı. Yanına doktoru Duşan'ı aldı ve kimseye uyandırmamak için arabasını evin arkasındaki yollardan geçirerek Yasnaya Polyana'daki evinden çıkıp gitti.
Kozelsk istasyonundan trene bindi, üçüncü mevkide seyahat ediyordu. Optina'da trenden indi. Kardeşi Marya'yı rahibe olarak bulunduğu manastırda ziyaret etmek istiyordu. Köyde bir kulübe aradı, bulamadı ve o, burada uzun zaman gizli kalabilmesinin imkansız olduğunu biliyordu. Daha şimdiden kaldığı otelin önünde sivil polisler dolaşmaya başlamıştı. Bu sırada Yasnaya Polyana'dan kendisini her tarafta arattıkları haberini aldı. Karısının, arkasından intihara teşebbüs etmiş olduğunu öğrendi. Tolstoy, tam Poskof'tan pasaportlarını alarak Odesa-İstanbul yolundan Bulgaristan'a geçmeye karar verdiği anda kızı Aleksandra arkasından yetişti. Hep beraber geriye dönmek üzere trene bindiklerinde istasyonlarda aldıkları gazeteler, Tolstoy'un kaçışını yazıyordu. Astapovo'ya geldiklerinde hasta olan Tolstoy, gar şefinin dairesinde Dr. Duşan tarafından ayırtılan iki odadan birine yatırıldı. Hastalanarak Astapova'da trenden indiği Rusya ve bütün dünyada duyulmuştu. 15 Kasım'da zatürre olarak teşhis edilen bu hastalık, onun iki ciğerini birden sarmış ve ağır ağır o cüsseyi, sağlam yapıyı çökertmeye başlamıştı. Bütün dostları, karısı ve çocukları, Rusya'nın en büyük doktorları özel bir trenle Astapovo'ya geldiler. Çar hükümeti, halk arasında çıkması muhtemel bir karışıklığa tedbir olarak, hastanın bulunduğu bölgeyi sıkı bir polis koruması altına aldı. Saint Sinot ise yaptığından pişman olmuş olarak Tolstoy'u kiliseye alma yollarını aramaya koyulmuştu. Ağırlaşan hastaya karısıyla konuşmak isteyip istemediği sorulduğunda adeta sayıklar gibi, “Kaçmak… Kaçmak!...” diye cevap verdi.
Günden güne ağırlaşan hastayı dışarıda çocukları ve karısı bekliyorlardı. 20 Kasımın erken saatlerinde Tolstoy, dünyaya gözlerini yumdu. Ölüm haberi, Rusya'ya ve bütün dünyaya yayıldı. Cenaze töreni 23 Kasım günü, Yasnaya Polyana'da yapıldı. Hükümet, bütün taşıma araçlarına el koymuş, fiyatları da on katına çıkarmıştı. Bu yüzdendir ki Tolstoy'un cenaze töreninde, çoğunlukla civar köylerden olmak üzere ancak dört-beş bin kişiyi bulan bir kalabalık bulunabildi. Cesedi, sağlığında kendi eliyle gösterdiği bir yere: çocukken Yasnaya Polyana'nın en çok sevdiği ve oynadığı gölgeli bir köşesine bırakıldı. Bütün mal varlığını yoksullara dağıtan ve onlardan biri gibi yaşamayı seven Tolstoy, hayata gözlerini kapadığında ardında birçok eser bırakmıştır.[1]

Bu Bölümde Başvurulan Kaynaklar:

  1. Definition of Leo Tolstoy - wordIQ Dictionary & Encyclopedia
  2. Diriliş Romanı, s.5-9.
  3. Hacı Murat Romanı, Tolstoy'un Hayatı.
  4. İvan İlyiç'in Ölümü, s.5-15.
  5. Karanlığın Gücü, s.5-8
  6. Kazaklar Romanı, s.1
  7. Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı Lise 3 Ders Kitabı, s.473
  8. "The Life of Tolstoy” by Paul Biryukoff, Cassell & Co., Ltd. 1911, pp. 158-164.
  9. www.edebiyatturk.com, Tolstoy Maddesi
  10. www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2714
  11. www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=13
  12. www.milliyet.com.tr/ozel/edebiyat/yazarlar/tolstoy.html
  13. Yeni Rehber Ansiklopedisi, s.114-115

Alıntı

[1] Mehmet Akif Ardıç (www.gizliilimler.tr.gg Admin), "Tolstoy'un Romanlarında İnanç Motifleri", KSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (lisans tezi), Kahraman Maraş, Ekim 2004

Sultan II. Abdülhamid Han

Sultan II. Abdülhamid Han

Sultan II. Abdülhamid Han

Hazırlayan: Akhenaton

Konu Başlıkları

  1. Giriş
  2. Sultan Abdülhamid'in Doğumu ve Gençliği
  3. Fiziksel Görünümü ve Kişiliği
  4. Tahta Çıkışı
  5. Sultan'ın Gözüyle Memleketin İçinde Bulunduğu Durum
  6. Balkanlardaki Savaş
  7. Tersane Konferansı
  8. Kanun-i Esasi ve 1. Meşrutiyet
  9. Midhat Paşa'nın Sürgün Edilmesi
  10. 93 Harbi
  11. Ayastefanos Antlaşması
  12. Çırağan Vakası
  13. Yıldız İstihbarat Teşkilatı
  14. Yıldız Mahkemesi
  15. Dış Borçlar Sorunu
  16. Mısır Meselesi
  17. Yunanistan Meselesi
  18. Ermeni Meselesi ve "Kızıl Sultan" İftirası
  19. Filistin Meselesi
  20. 2. Meşrutiyet
  21. 31 Mart Ayaklanması
  22. Sultan Abdülhamid'in Hal'i (Tahttan İndirilmesi)
  23. Vefatı
  24. Eserleri
  25. Abdülhamid Hakkında Yanlış Bildiğimiz 10 Şey
  26. Hakkında Ne Dediler?

1. Giriş

«Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem.» (Mehmet Akif Ersoy) [1]
Sultan II. Abdülhamid Han, Osmanlı padişahlarının 34.sü ve İslam halifelerinin 99.su.[2]
Toplumun en büyük haksızlığa uğramış tarihî şahsiyetlerinden biri, II. Abdülhamid'dir. Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, en güvenebileceği adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak üzere olan içi-dışı düşman dolu bir imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile ayakta tutan bu büyük padişahı katil, kanlı, müstebit, kızıl sultan, cahil ve korkak olarak tanıtılmış, daima aleyhinde işleyen bu propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış talihsiz bir insandır.[3][4]
Onun talihsizliği, daha tahta çıkar çıkmaz başlamıştır. "Kaht-ı Rical" tabirinin tam olarak kullanılabileceği bir devrede tahta oturmuştur. Otuz üç yıllık saltanatı müddetince, koca bir devleti bütünüyle parçalanmaktan kurtarmasına, vatan parçasının Ermeniler ve diğer Avrupalı devletlerce parça parça edilmesini önlemesine, perişan bir vaziyetteki ekonomiyi rayına oturtmasına, çok şümullü kültür ve eğitim seferberliğini başlatmasına rağmen "gelenin keyfi için geçmişe sövmeyi" âdet edinenlerin kaza oklarından kurtulamamıştır. Öyle ki günümüze kadar uzanan bir zaman diliminde Sultan II. Abdülhamid, gerçek yönüyle ele almaktan ısrarla kaçınılmıştır. Hakkında gerçekçi bir inceleme yapılmadan Yahudilerin, Ermenilerin ve emperyalist emellerine mani olduğu için Avrupalıların yakıştırdığı "Kızıl Sultan" yaftası, bazı yerli tarihçiler tarafından ısrarla kullanılmıştır.[5]
Daha ilkokul sıralarında belirli bir propagandanın tesirinde kalmaya başlayarak, yaşları ilerledikçe aynı telkinler ile büyütülen nesillerin, o propagandanın yalanlarını bir gerçek gibi benimsemelerinden tabiî ne olabilir?

«Öğren yavrum ki On Temmuz bayramların en büyüğü,
Esir millet böyle bir gün zincirini kırdı, söktü.
Ondan evvel geçen günler, bilsen ne siyahtı.
Milletin her iyiliğini düşünecek padişahtı;
Halbuki o zaman sultan, insan değil, canavardı,
Canlar yakar, kan dökerdi, millet ondan pek bîzârdı!»

gibi saçmalar, kim bilir hangi kırılası kalemlerle yazılarak okuma kitaplarına geçiyor, körpe beyinlere Sultan Hamîd düşmanlığı aşılıyordu.

Bu düşmanlığı aşılayanlar, ilk önce İttihatçılar, yâni hürriyet kahramanları (!), yâni Sultan Abdülhamid'in 33 yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu 10 yılda dağıttıktan sonra memleketten kaçan kişilerdi. İttihatçılardan sonra da Ermeniler, Rumlar, Yahudilerdi. Yâni, yabancıları işe karıştırarak Türkiye'yi batırmak için Osmanlı Bankası'nı basan, Anadolu'da kargaşalık çıkaran ve Avrupa'nın "gık" demesine meydan vermeden Sultan Abdülhamid tarafından tepelenen Ermeniler; yani Balkanlara saldırıp karışıklık çıkarmak ve yine yabancıların da işe karışması ile Türkiye'yi parçalamak isterken Sultan Hamid tarafından 1897'de tepelenen Yunanlılar (ve bizdeki adı ile Rumlar); ve Filistin'de bir Yahudistan kurmak teşebbüsleri Sultan Hamid tarafından önlenen Yahudi'lerdi.
Sultan Hamid, bin türlü siyasî tertiple bu azınlıkların azgınlıklarını yere sererken, onlarla birleşerek padişahı tahtından indiren kabadayılar:
«Türk, Musevi, Rum, Ermeni,
Gördük bu rûz-ı rûşeni!»

şarkısının, bu unutulmaz ahmaklık ve ihanet bestesini söyleyerek meydanları çınlatıyor, Birinci Dünya Savaşı ile mütarekesine kadar Musevi, Rum, Ermeni vatandaşların nasıl bir “rûz-ı rûşeni” beklediklerini anlamamak gibi bir alıklıkla bir imparatorluğu idare ettiklerini sanıyorlardı.[3][4]
"Kızıl Sultan" demişlerdi ona. Kendi açılarından haklıydılar. Çünkü Osmanlı'nın paylaşımını pahalıya getirmişti Avrupa'ya. Kansız olacağını sandıkları Osmanlı gövdesindeki ameliyat, 30 yıl gecikme sayesinde Avrupa'nın kanlı bir iç savaşına dönüşmüş ve bir dünya meselesi haline gelmişti.

Sultan II. Abdülhamid, 33 yıl boyunca etrafı kurtlarla çevrili bir ülkeyi sağ salim sahile çıkarmanın mücadelesini verdi. Hasta Adam'ın mirasının paylaşılması konusu 1850'lerde gündeme gelmişti. 1878'de Rusya karşısındaki ağır yenilgimiz, emperyalizmin iştahını kabartmıştı ve Türkiye'de darbe üstüne darbe yapılıyordu. Önce Sultan Abdülaziz'e yapıldı darbe, sonra V.Murad'a. Sanıldı ki Osmanlı'nın kaderi, pamuk ipliğine bağlı. Nitekim Sultan Abdülhamid, tahta geçtiğinde; İngiliz Dışişleri Bakanı, kendisini tehdit etmiş 'Ayağını denk alsın, ona da öncekilere yaptığımı yaparız' demişti.

Çöküş için gün sayılırken, bu 34 yaşındaki adam, 30 yılını adayacağı bir icraatın düğmesine basıyordu. Ülkeyi bir barış dönemine sokarken, kazanılan zamanda demiryolu ağından eğitim yatırımlarına kadar bir dolu projeye imza atıyordu. Kendisini feda etmişti; ama 30 yılda yetiştirdiği nesil, Çanakkale'den Sina çölüne kadar emperyalizme karşı Akif'in deyişiyle 'kıta kapma' oyunu oynayacaktı.[6][7]
Okul sıralarında iken, tarih kitapları ve hocalarımız, Sultan Abdülhamid Han'ı "Kızıl Sultan" diye adlandırıp aydınları denize attırdığını, sürgüne yolladığını, hür düşünceye izin vermediğini, memleketi casuslarla (hafiyelerle) doldurduğunu, sarayında süt banyosu yaparak cariyeleriyle gün geçirdiğini, her şeyden korkan, evhamlı bir padişah olduğunu anlatıp yazdıkları halde, onun zamanını yaşamış yaşlılar, bütün bunların tam tersini, II. Sultan Abdülhamid zamanının tam anlamıyla altın devri olduğunu söylemişlerdi. Bize anlatılan ve yazılanların gerçeklere tamamiyle aykırı olduğunu da belirtmişlerdi. Demokrasi ve hür düşüncenin 1950'de başlaması üzerine tarihin üzerine indirilmiş bu ağır ve karanlık perde, yavaş yavaş aralandı. Gerçekler, birbiri ardına gözükmeye başladı.
Saltanatın kaldırılması üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş; Türk Milleti, kendi hakimiyetinin tadını almış, her 4 senede bir oylarıyla kendisini idare edecekleri serbestçe seçmiş, varlığını hür, demokratik düzen içinde yürütmeye kararlı olduğunu göstermiştir. Bu durumda artık Sultan Abdülhamid, tarihin malı olmuştur.
Sultan Abdülhamid Han'a "Kızıl Sultan" lakabı Anadolu'nun yarısını Ermenistan yapmak isteyen Ermeni komitacılarına engel olmasının sonucu Ermeni yanlısı Fransızlar tarafından takılmış olduğu gibi, İslam ve Türk düşmanı İngiltere başbakanı Gladstone de ona "cani" demiştir. Bu adları takanların her birinin azılı Türk ve İslam düşmanı oldukları bilindiği halde, bu sıfatları kullanan zavallı Türk aydınlarına ne demeli? Kültür emperyalizmi ile Avrupa'nın düşünce esirliğine düşen zavallı Türk aydınları, Sultan Abdülhamid Han'a o kadar düşman kesilmişlerdi ki, 1905 senesinde Ermeni komitecileri, Anadolu'da Ermenistan devleti kurulmasına engel gördükleri Sultan Abdülhamid'e suikast düzenleyip Cuma Selamlığı'nda bomba koymaları üzerine Tevfik Fikret, meşhur "Bir lahza Teahhur" adlı manzumesinde;
«Ey şanlı avcı, damını beyhûde kurmadın,
Attın, yazık ki, yazıklar ki vurmadın!»

diyor. Bu ne derin gaflet ve hainlik? Bombayı atan "şanlı" avcı kim? Ne için atmış? Öldürmek istediği kim ve niçin öldürmek istemiş? Öldürmek istemesi, Türk'ün 3000 yıllık anayurdu üzerinde bağımsız Ermenistan devleti kurmak isteyenlere engel olması değil mi? Bu, nasıl aydınlık?
Sultan Abdülhamid Han'a isnat edilen kusurlardan birisi de son derece vehimli olduğu iddiasıdır. Sultan Abdülhamid, vehimli değil; ihtiyatlı bir hükümdardır.Amcası Sultan Abdülaziz'in; Mütercim Rüşdi, Hüseyin Avni, Midhat ve Süleyman paşalarla şeyhülislam Hayrullah Efendi tarafından alaşağı edildiğini ve beş gün sonra da şehit olduğunu gördükten başka, Ruslar Ayastefanos'ta iken Ali Suavi'nin giriştiği Çırağan Olayı'na Sadık, Mahmud Celaleddin, Mütercim Rüşdi paşaların (ordunun) adlarının karışmasıyla sultanın ihtiyatlı davranmasını kınamak, insafsızlık olmaz mı? Ama o, bunları yine de devlet işlerinde vazifelendirmiş, şüphe üzerine cezalandırmaya kalkmamıştır. Dünyanın hiçbir yerinde devlet başkanının aleyhinde bir harekete adı karışmış olanları devlet hizmetinde kullanması bir yana, sıkı göz altında bulundurduğu gerçeği inkar edilebilir mi?
Sultan Abdülhamid'e isnat edilen korkaklığa gelince; bomba olayında herkesin bir köşeye saklandığı bir sırada faytonuna binip atların dizginlerini eline alarak o hengamede saraya gittiğini, yerli ve yabancıların Sultan'ın bu cesaretini gördükleri gerçeğini görmemezlikten gelip nasıl korkak denilebilir?
Ve yine Sultan Abdülhamid'i lekelemek isteyen düşmanları, hafiyeciliği (istihbaratı) bütün memlekete yaydığını ileri sürmektedirler. Bugün hangi devlet, iç ve dış gizli istihbarat teşkilatı kurmamıştır? Devletin varlığı için istihbarat teşkilatlarının lüzumu, inkar edilebilir mi? Varlığını korumak zorunda olan herkesin (hele bir devlet başkanının) düşmanları hakkında bilgi edinmesi, normal değil midir?
Sultan Abdülaziz'in başına gelen suikastın en belirgin sebebi, bir istihbarat teşkilatının olmayışıdır. Sultan Abdülhamid zamanında ittihatçılardan Dr. Nazım Bey, ünlü eşkıya Çakıcı Mehmet Efendi'nin yanına tütün tüccarı olarak gidip, Efe'yi İttihad ve Terakki hesabına kazanmak için Padişah'ı devlete ihanet ettiğini, ortalığı istihbaratçılarla doldurduğunu söylemesi üzerine Efe, Türk'ün şaşmaz mantığı ile;
«Padişah'ın memlekete hainlik edeceğine inanmam. Hafiye işine gelince; ben, bir eşkıyayım. Dağda gezebilmem için jandarmanın hareketlerinden haber almam lazım. Bu köylerde benim yirmiden fazla hafiyem vardır. Eğer onlar olmazsa ve bana zamanında gereken haberleri iletmeseler, bir gün olsun bu dağlarda dolaşamam. Benim hafiyeye ihtiyacım varsa, padişahın da vardır. Onun da hafiyeleri olmazsa, bir gün olsun tahtında oturamaz!»
demiştir. Çakıcı'nın bu sözlerinden herkesin, düşmanın davranışlarından haberi olmasının hayati önemi olduğu anlaşılmaktadır.Öyle ise her devletin gizli istihbarat teşkilatına ihtiyacı vardır. Sultan da bunu yapmıştır. Ancak ortada çirkin olan bir şey varsa, sahte hürriyet kahramanlarının şahsî çıkarları için yaptıkları jurnalciliktir.
Sultan Abdülhamid Han'a düşmanlarının yaptığı en çirkin suçlamalardan birisi de, bugün bir yalan ve iftira olduğu anlaşılan "aydın kıyımı"dır. Sultan Abdülhamid Han, son derece merhametlidir ve kan dökmekten de sakınmaktadır. Amcasının katillerinin (Midhat Paşa ve güruhunun) idam kararını temyiz, tasdik etmişti. Sonra aralarında Gazi Osman Paşa gibi, vicdanının sesinden başka şeye boyun eğmeyen büyük bir vatanseverin bulunduğu 15 kişilik hükmün infazına taraftar oldukları halde, Sultan, bu hükmü müebbet hapse çevirmişti. Bu da onun kan dökmek hususunda ne kadar çekingen olduğunu göstermektedir. Midhat Paşa'nın Taif'te öldürülmesinden haberi olmadığı da artık anlaşılmıştı. Bundan başka derme-çatma Hareket Ordusu, İstanbul üzerine yürüdüğü zaman; paşalardan birisi, Sultan'ın ayağına kapanarak bu orduyu tepelemek için izin istediği halde sadece kan dökülmemesi için izin vermediği de bir gerçektir. Sultan Abdülhamid'in, rejimin selameti için sürgün etmek zorunda kaldığı kişileri bol maaşlarla taşra valiliklerine tayin ettiği inkar edilebilinir mi? [8]
Sultan Hamid için Osmanlı İmparatorluğunu, soyumuzun düşmanı Moskoflarla hilâfetin düşmanı İngiltere'ye, devletimizin düşmanları Siyonizm'e ve azınlıklara, rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı savunmak meselesi ve vazifesi vardı. Bunun için de, kendisinin devlet başkanı kalması gerekti. Kendisi çekilirse, devletin tutunamayacağı hakkındaki düşüncenin doğruluğu, çok geçmeden gerçekleşmiştir.

Şimdi bu kadar büyük bir dâvânın karşısında, Peyami Safa'nın ileri sürdüğü İsmail Safa'nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin ne ehemmiyeti olabilir? İsmail Safa ne istiyordu? Oğlunun iddiasına göre hürriyet! Yani meşrutiyet, serbest seçim. Yani bir alay Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi ve Sırp'ın Türkiye'nin kaderi hakkında söz sahibi olması... Şimdi akıl, anlayış, vicdan ve millî şuur sahibi olarak düşünelim: Böyle bir sonuca razı olunabilir mi?

Sultan Hamid, sürgün ettiklerine aylık da bağladığına göre, Anadolu'nun en sağlam havalı yerlerinden biri bulunduğu, ahalisinin dinç ve gürbüz yapısı ile belli olan Sivas'ta İsmail Safa'nın ölmesi Sultan Hamid'in kabahati mıdır? Verem olan İsmail Safa, İstanbul'da kalsaydı, ölmeyecek miydi?

Babasına karşı beslediği sevgi dolayısıyla, Peyami Safa'nın bazı özel düşünceleri olması tabiîdir. Fakat, her gün binlerce kişiye seslenen bir yazarın, Sultan Hamid gibi büyük bir padişahı, Osmanlı sultanlarının en cahili ve kanlısı diye göstermeye kalkması, doğru mudur? [3][4]
İkinci Abdülhamid hanın güzel ahlakını, dine olan bağlılığını, edep ve hayasının derecesini, aklını, ilmini, adaletini, millet için durmadan çalıştığını, hiç can yakmadığını, düşmanlarına bile iyilik ettiğini, masonların aldattıkları ve maşa olarak kullandıkları satılmışları bile af ettiğini anlamak isteyenlere, (Mabeyin baş katibi) Esad beyin (Hatırat-ı Abdülhamid-i han-ı sani) kitabını okumalarını tavsiye ederiz.[9]
Sultan Abdülhamid'e isnat edilen istibdat suçlamasına gelince, Sultan'ın işleri sarayda topladığı ve kendisinin bilgisinin dışında hiçbir şeyin yapılmasına izin vermediği, doğrudur. Ancak bunun farklı sebepleri vardır. Sultan Abdülhamid'in en büyük talihsizliği, bütün dünyada kabule dilen siyasi dehasının yanında, hiç olmazsa Ali ve Fuat Paşalar gibi, ilerisini gören devlet adamlarının bulunmayışıdır. 1877-1878 Türk-Rus savaşının (1.Dünya savaşına girme nedenimizde olduğu gibi) Midhat Paşa ve arkadaşlarının ihtirasları yüzünden çıktığı ve bu yüzden devlet ve milletin düştüğü perişanlık açıktır. Ermeni meselesinde bütün uyarmalara rağmen yanlış politika izleyen Sadrazam Said Paşa'nın İstanbul'da çıkan Ermeni ayaklanması sonucu İngiltere elçiliğine sığınması, Sadık Paşa'nın Kıbrıs meselesinde sanki İngiltere'yle birmiş gibi Padişah'ı Kıbrıs anlaşmasını kabule zorlaması, diğer devlet adamlarının aşırı batı "uydu"luğu sebebiyle memleketin gerçek çıkarlarını görememeleri, bir çok meselede yabancıların aldatıcı telkinlerine kapılmalarının Sultan'ı bu duruma itmiş olduğu, gözden uzak tutulmamalıdır.[8]
Alman birliğini kurmuş olan Prens Bismarc, rivâyete nazaran:

«Dünyâda yüz gram akil varsa, bunun doksan gramı Abdülhamîd Han'da, beş gramı bende, kalan beş gramı da diğer dünyâ siyâsîlerindedir...»
demiştir. O'nun en büyük talihsizliği, devleti çok kötü şartlar altında eline almış olmasıdır. Buna rağmen hiç yılmadan, bıkmadan müthiş bir zekâ, sabır ve büyük bir mahâretle devleti, 33 sene ciddî bir kayba uğratmadan idâre etmiştir.

Sultân Abdülazîz merhûm gibi büyük masrafları ve dış borçlanmayı mucip olan harpçi bir siyâset takibi yerine, gelişen sanayî hareketleri dolayısıyla batıda temâyüz etmiş bulunan iki devleti karşı karşıya getirmek ve onların menfaat çatışmalarını tahrîk ederek ülkeyi -âdetâ- bir sırat köprüsü üzerinde yürütmek, O'nun siyâsetinin temel esasi olmuştur.

Bu sulhçu siyâsetin neticesinde yeni askerî yatırımların masrafından kat'an nazar dış borçların 300 milyon altından, 30 milyona indirilmesi sağlanmıştır. Abdülhamîd'in Almanları İngiliz siyâsî emellerine karşı mâhirâne bir sûrette kullanmasının çok çeşitli ve parlak tezâhürleri vardır. Medîne demiryolu imtiyâzının Almanlara verilmesi ve stratejik bir mevkî olan Akabe'nin onların yardımıyla Ingilizler'den kurtarılması, bunun târihte en tipik bir misâlidir.[10][11]
İkinci Abdülhamid han'ın güzel ahlakı, dine olan bağlılığı, edep ve hayasının derecesi, akıl, ilim ve adaletinin çokluğu, milleti için gece-gündüz çalışması, düşmanlarına bile iyilik yapması, ciltler dolusu eserlerle anlatılmaktadır. Onun tahtan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden imparatorluğun dörtte üçünün elden çıkması, memleketi 33 yıl nasıl idare ettiğine en açık delildir. Yine Abdülhamid han'ın tahttan indirilmesiyle beraber kan gölü haline çevrilen orta doğu'da hala huzur tesis edilememiş olup, Arap alemi Siyonizm'in oyuncağı haline gelmiştir.[12]
Tarih, siyaset değildir. Günün modasına göre söyleyen, yazan kimse, tarihçi değildir. Çünkü, siyasi rejimler ve fikir modaları daima değişir. Yakın maziyi halka fena tanıtmak gibi hissi görüş, ilmi tetkik yapılmasına mani olmaktadır. Bazı sathi görüşlü kimseler, günlük oluşları küçültür, gölgede bırakır diye, eski kahramanları küçültürler. Tarihi realiteden korkmak manasızdır. Türkiye'de, yine de, II. Abdülhamid aleyhindeki yalanları nakil etmek modası yürürlüktedir.[9]
Araştırmacı yazar Mustafa Turan, Atatürk'ün bile Abdülhamit Han'ın hatıratına hiç hakaret ettirmediğini tarihten alıntılarla şöyle anlatıyor.
Atatürk, devrinin en önemli yazarlarından Nazif Tepedenlioğlu'nun 2. Meşrutiyet'in ilanından yarım asır sonra 50. yıl anısına Hürriyet Gazetesi'nde bir yazı dizisi kaleme alması üzerine Tepedenlioğlu'nu çağırarak şu sözleri söyler
«Yazını okuyorum. Hürriyetin ilan edildiği zaman küçük bir çocuk olman lazım. Fakat tebrik ederim o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamit'i hiç sevmediğin belli. Sevme Abdülhamit'i. Gene de sevme. Sakın fakat hatıratına hakaret edeyim deme. Senin neslin biraz daha temkinli kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk, şahsi kanaatimi birazcık söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun ahvali meşkuk (Ne ocakları şüpheli) ve hudutları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit'in idare tarzı azami müsamahadır(En yüksek hoşgörüdür). Hele bu idare, 19. yüzyılın son yıllarında tatbik edilmiş olursa.» [13]
Osmanlı tahtında en fazla kalan padişahlardan olan ve bütün Avrupa ülkelerinin, "hasta adam" tabir ettikleri Osmanlı Devletini pay etme sevdasına düştükleri bir devrede tahta oturan Sultan II. Abdülhamid'in hayatı çeşitli cepheleriyle incelendiğinde 19.yüzyılın siyasî ve içtimaî panoraması hakkında enteresan bilgiler alınacaktır. Biz, şahsiyeti en fazla tartışma mevzuu olmuş bir padişah'ın hayatına devrindeki hadiseleri de ele alarak kısaca göz atacağız.[5]

Abdülhamid Han

2. Sultan Abdülhamid'in Doğumu ve Gençliği

Sultan II. Abdülhamid (Arapça: عبد الحميد ثانی 'Abdü'l-Hamīd-i sânî),[14] Sultan Abdülmecid'in ikinci oğlu olup [2] 21 Eylül [15] 1842'de Tir-i Müjgan Sultan'dan doğdu.[2] Annesi Çerkez'dir.[16] 10 yaşında iken annesini kaybeden şehzade Abdülhamid, babasının emriyle [2] Abdülmecid'in diğer çocuksuz eşi [14] Perestû (ya da Piristû) Kadın Efendi'nin himayesine verildi.[2] Perestû Kadın Efendi, Abdülhamid'i kendi çocuğu gibi büyüttü.[14]
Perestû Kadın, ona çok iyi bakmıştır. Bu yüzden Abdülhamid onu çok sever lafı açılınca “Annem ölmemiş olsaydı, O da bana ancak bu kadar bakabilirdi.” demiştir.[15]
Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid, sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.[16]
Genç şehzade, özel hocalar tayin edilerek iyi bir eğitime tabi tutuldu. Arapçayı, Ferid ve Şerif efendilerden, Farsçayı kazasker Ali Mahvi Efendi ve Sadrazam Safvet Paşa'dan; tefsir, hadis, fıkıh ilimlerini Gümüşhanevi Ömer Hulusi Efendi'den; Fransızcayı Gardet, Edhem ve Kemal paşalardan; [2] Osmanlı tarihini vakanüvis Lütfi Efendi'den [17] ve diğer din ve fen ilimlerini de sahasında üstad olan hocalardan öğrendi.[2] Spor ve at biniciliğini Lala Mehmed Sadık Ağa ve Mabeyinci Osman Efendi'den, silah talimi ve diğer askerlik bilgilerini hünkar yaveri çeşitli subaylardan, Şaziliyye tarikatını Mehmed Zafir Efendi'den, Kadiriyye tarikatını Rumeli kazaskeri Halepli Ebü'l-Hüda Efendi'den öğrenerek zamanın ilimlerini tahsil etti.[17] Tahsilinden artan zamanlarını ise ata binmek, silah kullanmak ve spor yapmakla değerlendirirdi.[2]
II. Abdülhamid Han, iyi bir okuyucu idi. İlme aşıktı. Şehzadelik yıllarında başlayan kitap okuma sevgisi ömrü boyunca hep devam etti. Çok zengin bir kütüphane yaptırdı. Dünyanın her tarafından getirilen eserlerle donatıldı.[18]

Şehzade Abdülhamid'in zeka ve hafızasının son derece yüksek oluşu ile politik kabiliyeti, amcası olan Sultan Abdülaziz'in dikkatini çekti. Nitekim Sultan Abdülaziz Han, onun daha serbest bir ortamda yetişmesini sağladı. Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Şehzade Abdülhamid de bu imkanlardan en iyi şekilde istifadeye çalıştı. Yabancı basını devamlı takip ederek dış devletlerin niyet ve emellerini ve gayelerine ulaşabilmek için uyguladıkları metotları çok iyi etüt etti. Ayrıca o, ticari faaliyetlerde de bulundu.[2]
Aynı zamanda iyi bir hattat ve marangoz idi. Marangoz atölyesi ve çiftlikleri vardı. Koyun besletti, üstübeç madenleri işletti. Para kazanarak zengin olup servetini saltanatı sırasında din ve devlet hizmetlerine sarf etti.[17]
O, marangozluk sanatında mükemmel eserler yapacak derecede ustalaşmıştır. Öyle ki yaptığı eserlerin yağmadan kurtulabilenleri görenlerce takdirle karşılanmaktadır. Cuma ve bazen vakit namazlarını kıldığı Yıldız Camiindeki, kendisinin ve şehzadenin namaz kıldığı mahfillerin tahta işlemesini bizzat kendisi yapmıştır.[5]
Abdülhamid Han, matbaa ve yayın işlerine çok meraklıydı. Modern matbaa makinelerini Türkiye'ye getirtip kaliteli divan eserleri bastırdı. Mesela Cem Sultan Divanı'nı bastırıp bazı nüshalarını İngiltere'ye, Almanya'ya ve Amerika'ya göndertti.
Abdülhamid Han, kurulduğu yıl Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne girdi ancak cemiyetin yanlış gayeler peşinden gittiğini düşündüğü için ayrıldı. Sultan, takva ve dindarlığı sebebiyle halk arasında "veliyullah" olarak biliniyordu.[19]

Sultan Abdülhamid

3. Fiziksel Görünümü ve Kişiliği

Sultan Abdülhamid uzunca boylu, hafif kambur, esmerce tenli, uzunca burunlu, ela gözlü, hafif kıvırcık sakallı idi. Zeka ve hafızasının güçlü olduğu, açık bir tarzda konuştuğu, kendisine anlatılanları uzun müddet sabırla dinlediği söylenir.[14]
Şehzade Abdülhamid, zamanını ibadetle, din ve fen ilimlerini öğrenmek, ata binmek, silah kullanmak ve spor yapmakla değerlendirirdi. Çok kültürlü, şahsı için iktisatlı, hayır ve hasenatı için pek cömert, ileri görüşlü, dış siyasette fevkalade maharetli, yerli ve yabancı basını devamlı takip eder ve her şeyi öğrenmek isterdi. Dedesi Sultan Mahmud'u kendisine örnek almıştı. Fevkalade bir zeka ve hafızaya sahipti. Bir defa gördüğü veya sesini işittiği kimseyi asla unutmazdı. Çok nazikti. Herkesin gönlünü almayı bilirdi. [17]
Gayet güzel ve düzgün konuşurdu. Deha derecesinde bir siyasete sahipti.[15]
Sultan Abdülhamid oldukça dindar bir insandı. Kızı Ayşe Sultan babasının dindarlığını şöyle anlatmıştır:
«Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslüman'dan başka biri değildir. Beş vakit namazını kılar, Kurân-ı Kerîm okurdu.Daima camilere devam ettiğini, Ramazanlarda Süleymaniye Camii'nde namaz kıldığını, o zamanlar camide açılan sergilerden alışveriş ettiğini hikâye tarzında anlatırdı.Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın hususi bahçesinde beş vakit Ezân-ı Muhammedi okunurdu. Babamın bir sözü vardı: "Din ve fen," derdi. "Bu ikisine de itikat etmek caiz" olduğunu söylerdi.» [20]
Ali Haydar Efendi hazretleri anlatıyor:
«Sultan Abdülhamid'i din düşmanları bize bile kötü tanıttılar, sonra anladık ki kerametleri olan büyük bir veli imiş. Osmanlı, İslam'a çok büyük hizmetlerde bulundu. Hele Sultan Abdülhamid olmasa ehl-i sünnet eserleri ortadan kalkmaya mahkum olurdu. Onun gayreti, siyaseti ve himmeti sayesinde ileriki nesillere sahih kaynaklar ulaşabildi.
Bir kere beni huzuruna kabul etti. Sultanlar perde arkasından konuşurlardı. Beni kendisine çok yaklaştırdı, birden perdeyi kaldırınca burun buruna geldik. O zaman bana: "Ali Haydar efendi! Etrafımda senin gibi taviz vermeyen âlimler olsaydı bu Devlet-i Aliyye bu hale gelmezdi." dedi. Allahu teala ona yüksek dereceler ihsan eylesin».[21][22]

Sultan Abdülhamid çalışkan bir padişahtı. Günde muntazam 15-16 saat çalıştığı söylenmektedir.[23] “Millet, bize çok çalışmamız için maaş veriyor” diyen Abdülhamid Han, kendisi için diktatör yorumları yapanların yüzlerine esaslı bir tokat vuruyordu adeta.[19] Çalışma saatleri dışında hobi olarak marangozlukla uğraştı. Gençliğinde binicilik, yüzme, atıcılık, güreş gibi sporlar yaptı. Tiyatro ve operaya ilgi duyardı. Yıldız Sarayı'nda yaptırdığı tiyatroda çeşitli oyun ve operaları hususi olarak getirtir ve ailesiyle birlikte seyrederdi. En sevdiği piyeslerden birisi, ünlü Alman şairi Friedrich Schiller'in Haydutlar adlı eseriydi. La Traviata, Aida, Carmen, Faust, Manon en sevdiği operalardandı.[24][14]
Sultan, gece yatmadan önce de kitap okuturdu. Kızı Ayşe Sultan, yazdığı hatıratında babasından bu konuda şunları nakletmektedir: “Gündüzleri beni meşgul eden işlerin ağırlığından kurtulmak, zihnimi başka taraflara sevk edip düşüncelerimi defetmek ve rahat uyuyabilmek için her gece odamda kitap okutuyorum. Okuttuğum eserler ciddi olursa büsbütün uykum kaçıyor. Onun için bir takım romanlar tercüme ettiriyorum.” der ve gülerek ilave ederdi: “Küçüklüğümde dadım bana ninni söylerdi. Şimdi de okunan kitaplar aynı tesiri yapıyor. Esasen yarı dinliyor, yarı dinlemeden uykuya dalıyorum. İşte benim uyku ilacım budur.” [18]
Hayırsever ve cömert bir insan bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para olmadığı söylenince, atalarından kalma şahsi servetinden masrafları karşılamış, devletten beş kuruş almamıştı.
Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı.[15]

4. Tahta Çıkışı

Sultan Abdülhamid Han, Gençliği1875 yılında Osmanlı İmparatorluğu, tarihinde görülmedik derecede ciddi ekonomik ve siyasal bir bunalıma girmişti. Dış borç kaynaklarının azalmasının yanı sıra iç borçların ödenmesi artık imkansız hale gelmişti. Aynı yıl Bab-ı Ali de kısmi bir ekonomik batışı kabul etti. Mayıs 1876'da Süleyman Paşa komutasındaki Harbiye öğrencileri, yanlarına Şeyh-ül İslamlığın medreseli öğrencilerini de alarak Sultan Abdülaziz'i tahttan indirdiler. Darbeye, medreseli öğrencilerin katılımı nedeniyle "Softalar Darbesi" adı verildi. Ancak darbenin sonuçları, darbenin "softalar"ın kontrolünde olmadığını gösteriyordu. Aksine, darbe "masonik"ti; darbeden sonra ön plana çıkarılan mason Sadrazam Mithat Paşa, tahta mason biraderi 5. Murad'ı geçirmişti.[25]
Üstad-ı Azam Kemalettin Apak, Beşinci Murad'ın masonluğunu hakkında şöyle der:
«O vakitler henüz Veliaht olan 33. Osmanlı Padişahı Beşinci Sultan Murad dahi bu locaya (Fransız Ser Locası) kaydolmuş ve 18. dereceye kadar yükselmiştir.» [26]
Mithat Paşa'nın kafasında, aydınlanmacı ve pozitivist bir temele dayanan yeni bir Osmanlı toplumu yaratma hedefi vardı. Ancak 5. Murad'ın dengesiz kişiliği bu masonik projenin uygulamasına izin vermedi. Padişahın aniden psikolojik rahatsızlık geçirmesi üzerine yerine yeni bir isim aranmaya başlandı.[25]
Şehzade Murad, rahatsızlığı sebebiyle ancak üç ay tahtta kalabildi. Bunun üzerine şehzade Abdülhamid 34 yaşındayken 31 Ağustos 1876 Perşembe günü Osmanlı tahtına oturdu.[2] 7 Eylül  günü, Eyüp Sultan Camii'nde kılıç kuşandı ve kır atına binerek Edirnekapı'dan şehre girip Topkapı Sarayı'na yürüdü. Yollarda biriken halk, tezahürat yapıyor ve yeni padişahtan çok şeyler bekliyordu.[2]

5. Sultan'ın Gözüyle Memleketin İçinde Bulunduğu Durum

Sultan Abdülhamid Han, tahta çıktığı zamanda devletin durumunu ve saltanatı boyunca tatbik etmeye çalıştığı siyasetini şöyle anlatmaktadır:
«Amerika'da genç ve kuvvetli bir devlet doğmuştu. İspanya, müstemleke(sömürge)lerinden sürekli olarak çıkarılıyordu. Dünya Yahudileri, teşkilatlanmışlardı. Mason locaları ile Arz-ı Mev'ud'un (Yahudilerin kendilerine verilmiş olduklarını iddia ettikleri ve sınırları bugünkü Türkiye'yi de kapsayan, Nil'den Fırat'a kadar olan topraklar) peşine düştüler.Bunlar, daha sonra bana da gelmiş ve Filistin'de Yahudileri yerleştirmek için büyük paralar karşılığı toprak istemişlerdi. Tabii, reddettim.
.......
Apaçık görüyordum ki, Avrupa'nın büyük devletleri, kendi aralarında dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bölüşülecek ülkeler arasında Osmanlı mülkü de vardı. Ben, bu kuvvetlerin önünde tek başıma duramazdım. Gücüm yetmezdi. Yapabileceğim tek şey, aralarındaki rekabetten yararlanıp her birine daha büyük bir lokma ümidi dağıtarak birini ötekine düşürmekten ibaretti.
Yine apaçık görüyordum ki, Almanya'nın kurulması ile bozulan Avrupa dengesi, eninde sonunda bu büyük devletleri birbirine düşürecekti. Eğer o güne kadar memleketimi parçalanmaktan kurtarabilirsem, o çatışma koptuğu zaman, kümelenmelerden birine katılıp öteki tarafı kırmakla varlığımızı koruyabilirdim. Bunun ne zaman olacağı belli değildi; ama uzak da görünmüyordu. Almanlar, her yıl biraz daha güçlenince, Fransızlar ve Rusların olduğu kadar İngilizlerin de tedirgin olmaya başladığını görüyordum. Bunun sonu, birbiriyle kapışmak ve hesaplaşmak olacaktı. Nasıl bir yol tutacağımı dikkatle araştırdım.
Büyük devletlerin İstanbul'da yaptıkları konferans sırasında niyetlerinin, iddia ettikleri gibi Hıristiyan tebasının (azınlıkların) hukukunu temin değil; önce muhtariyetlerini, sonra da istiklallerini temin suretiyle Osmanlı ülkesini parçalamak olduğunu görmüştüm. Bunu iki suretle temin etmeye çalışmaktaydılar. Birincisi, Hıristiyan ahaliyi ayaklandırıp ortalığı karıştırmak ve böylece bunlara arka çıkmak... İkincisi, bizi kendi aramızda parçalamak için meşrûtî idareyi getirmek. Her iki gayeleri için de aramızda kolayca taraftar bulabiliyorlardı. Meşrûtî idarelerin bir millî vahdet halinde bulunan ülkelerde kolayca işlediğini, böyle bir vahdet içinde olmayan ülkelerin bu idareye itibar etmediğini far edemeyen bazı Türk münevverleri (aydınları), maalesef düşmanların ekmeklerine yağ sürmekteydiler.
Ben, bu ihanetlerin ve ayaklanmaların içinden ülkemi nasıl çıkarabilirdim.
.......
Ordunun yeni silahlarla donanmasına ve yeni harp sanatına uygun hazırlanmasına hız verdim.  Büyük bir asker olan Alman Wander Goltz'u İstanbul'a getirdim. Yarın kopacağını umduğum ve beklediğim savaşta denizlere hakim devletle bir olursam; ordularım, onun işine yarayacak, donanması da benim işimi kolaylaştıracaktı ve üstelik elimde, dövüştüğüm milletin harp oyunlarını çok iyi bilen bir ordum olacaktı.
Evet, benim Avrupa devletleri ile tek başıma boğuşmaya gücüm yoktu; ama, Rusya gibi, İngiltere gibi Asya'da bir çok Müslüman ahaliyi idareleri altına almış devletler de benim hilafet silahımdan ürküyorlardı. Bu yüzden, Osmanlı'nın işini bitirmek noktasında anlaşabilirlerdi. Ben, beklediğim güne kadar bu silahı hudutlarımın dışında kullanmamalıydım. Çünkü böyle bir teşebbüs, ne din kardeşlerimizin işine yarayacak, ne de ülkemin yararına olacaktı. Hilafet kuvvetimi, memleketimizin huzuru ve birliği için kullanmaya, dışarıdaki din kardeşlerimizi de her ihtimale karşı sağlam tutmaya karar verdim.
.......
Hilafetin elimde olması, sürekli olarak İngilizler'i tedirgin ediyordu. Blund adlı bir İngiliz'le, Cemaleddîn-i Efganî adlı bir maskaranın el birliği ederek İngiliz hariciyesi(ataşeliği)nde hazırladıkları bir plan, elime geçti. Bunlar, hilafetin Türkler tarafından zorla alındığını öne sürüyorlar ve Mekke şerîfi Hüseyin'in halife ilan edilmesini İngilizlere teklif ediyorlardı. Cemaleddîn-i Efganî'yi yakından tanırdım. Mısır'da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana, bir ara Mehdîlik iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanların ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedîr olmadığını biliyordum. Ayrıca, İngilizler'in adamıydı ve çok muhtemel olarak, İngilizler, beni sınamak için bu adamı hazırlamışlardı. Derhal reddettim. Bu sefer de Blund ile işbirliği yaptı.
Bütün Arap ülkelerinin itibar ettiği Halepli Ebü'l-Hüda es-Seydî yolu ile kendisini İstanbul'a çağırttım. Aracılığını Efganî'nin eski hamisi Münif Paşa ile Abdülhak Hamid yaptılar. Geldi ve bir daha İstanbul'dan çıkmasına izin vermedim.
Hilafet mevzusunda İngiliz teşebbüslerinin sonu gelmiş değildi. Çünkü Asya'da 150.000.000 Müslüman'ı idareleri altında tutuyorlardı ve bu Müslümanlar üzerinde hilafetin büyük bir nüfûzu vardı. Bunu bildiğim için, İngilizleri kuşkulandırmadan her ihtimale karşı seyyidler, şeyhler, dervişler gönderip Asya'daki Müslümanları hilafete manen bağlamaya husûsî bir itîna gösteriyordum. Buharalı şeyh Süleyman Efendi'nin Rusya'daki Müslümanlar arasında yaptığı hizmetleri bilhassa şükranla yad ederim. Bunun, İngilizlerle münasebetlerimizde çok faydasını gördüm. Hindistan umûmî valileri, oradaki Müslümanların Osmanlı Devleti ile yakından ilgilendiklerini gördükçe, hükümetlerine Osmanlı ile iyi geçinilmesini yazıyorlar ve böylece bizim işlerimizi bir nebze kolaylaştırmış oluyorlardı. Tek başına yaşayacak ve direnecek gücümüz yoktu. Bizi parçalamakta birleşmiş düşmanlarımız; kendi aralarında parçalanırsa ve biz de bu parçalardan birinin vazgeçemeyeceği kuvvet olabilirsek, yeniden dünya için söz sahibi olabiliriz.
.......
Büyük devletler arasındaki rekabetin eninde sonunda onları çatışmaya götüreceği, gözler önündeydi. Öyleyse Osmanlı Devleti de böyle bir parçalanmaya kadar kendi parçalanma tehlikesinden uzak yaşamalı ve çatışma günü de ağırlığını ortaya koymalıydı. İşte benim, 33 yıl süren siyasetimin sırrı...» [17][27]

6. Balkanlardaki Savaş

Sultan Hamid'i iyice anlamak için tahta çıktığı zamanı iyi bilmek lâzımdır. Sultan Aziz'in son zamanlardaki çöküntü sırasında, memleketi yürütmek için beliren iki akımdan liberalizmi V.Murat, muhafazakârlığı II.Abdülhamid temsil ediyordu. Liberaller, İngiltere ve Fransa'ya bakarak parlamento ile her şeyin düzeleceğine inanıyor, muhafazakârlar, 30 milyonluk imparatorlukta 10 milyon Türk'ün hâkimiyetini sağlamak içim mutlak idareye lüzum görüyordu. Masonlar, Sultan Murad'ı da mason yapmışlardı. Gerçek yüzünü Sultan Murad'a göstermeyen masonluğun arkasında ise Yahudilik ve Avrupa emperyalizmi vardı.[3][4]
19.Yüzyılın son yıllarında ehl-i salip, Osmanlı Devletine karşı hücumlarını arttırmışlardı. Düşman; bir değildi, iki değildi. Düşman çokluktu. Yıllardır kuyruk acısı taşıyanlar, devletin sıkıntıda olduğunu fark etmişler, aç canavarlar gibi saldırmışlardı. Abdülhamid Han, elinden geldiğince bu hücumları bertaraf etmeye çabalıyordu, fakat şairin dediği gibi;

"Dost bîperva, felek, birahm, devran bîsükûn,
Dert çok, hemderd yok, düşman kavî tâli zebun"
du.[5]
Sultan Abdülhamid Han tahta çıktığında devlet, en buhranlı günlerini yaşıyordu. Bosna-Hersek ve Bulgar ayaklanmalarına Sırbistan ve Karadağ muharebeleri de eklenmişti. Girit'te huzursuzluk had safhadaydı. Rusya, Osmanlı Devleti'ni "hasta adam" olarak görüyor, bu karışıklıkta devletten en büyük payı kapma sevdasıyla savaş hazırlıkları yapıyordu.[2] Bunun için Osmanlı Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyanları ayaklandırıp ortalığı karıştırıyor ve devleti devamlı baskı altında tutmaya çalışıyordu. Başlıca istekleri, Osmanlı Devleti'ni parçalayıp Balkanlar ile Ortadoğu'da küçük devletler kurmaktı. İngiltere ve Fransa da Osmanlı Devleti'nin parçalanacağına kesin gözüyle bakıyor; bilhassa İngiltere, böyle bir parçalanmanın Rusya elinden olmasını istemiyordu. Çünkü Osmanlı Devleti'nin parçalanması, Rusların sıcak denizlere inmesine sebep olacak, bu da Hindistan ve Ortadoğu'daki nüfuzunu tehlikeye sokacaktı.[17]
Yeni Osmanlı Padişahı ise aktif bir siyaset takip ediyordu. Bütün hükümet üyeleriyle mabeyin personelini saraya davet ederek bir yemek verdi. Burada yaptığı konuşmada da milli birliğe duyulan ihtiyacı dile getirdi.[2] Seraskerlik dairesini, medreseleri, alimleri, evliyayı, bahriye nezaretini, hastaneleri ve hastaları ziyaret edip devletin ileri gelenlerini çağırarak ziyafet verdi. Zaman zaman, haber vermeden çeşitli camilere gidip halkın arasında aynı safta namaz kıldı. Sultan'ın bu hareketleri, halkın hoşuna gidiyor ve onu daha çok sevmelerine sebep oluyordu.[17] Nitekim herkeste ve özellikle orduda bir moral düzelmesi görüldü. Bunun neticesi olarak Sırp cephesindeki ordu önemli başarılar kazanmaya başladı.[2]
Sultan Abdülhamid Han, tahta geçtikten kısa bir süre sonra, sadrazam Mütercim Rüşdî Paşa'nın istifasını kabul etmedi. Bu arada Midhat Paşa ve arkadaşlarını öldürüp Padişah'ı tahttan indirmeyi planlayan 400 kişilik bir gurup ortaya çıkarıldı. Kanun-i Esasi hazırlığı için Müslüman ve gayrimüslimlerden oluşan bir komisyon kuruldu. Midhat Paşa ile Sadrazam Rüşdî Paşa'nın arası açılınca, 19 Aralık 1876 günü sadrazam, görevinden istifa etti ve Şura-yı devlet reisi Midhat Paşa, sadarete getirildi. Sadrazam, aynı zamanda Kanun-i Esasi'yi hazırlayan heyete başkanlık ediyordu. Midhad Paşa, bir hukukçu olmayıp meşrutiyet rejimi üzerinde de gerekli bilgilerden yoksundu ve kendisine Ermeni hukukçu Odyan Efendi, akıl hocalığı yapıyordu.
Bab-ı Ali, hareketli günler yaşarken, Osmanlı ordusu, Sırbistan ve Karadağ'da savaşıyordu. Osmanlı kuvvetleri, beşe ayrılmış olup 3'ü Sırbistan, 2'si de Karadağ üzerine gönderilmişti. Sırbistan üzerine gönderilen ordu birlikleri; Vidin, Niş ve Yenipazar dolaylarında bulunuyordu. Vidin'deki kuvvetler, Osman Nuri Paşa; Niş'tekiler, Ahmed Eyyûb Paşa; Yenipazar'dakiler de Ali Paşa ve Mehmed Paşa komutasına verilmişti. Karadağ'a karşı da 2 kolordu gönderilmiş olup İşkodra kolordusu, Derviş Paşa'nın; Hersek kolordusu da Ahmed Muhtar Paşa'nın kumandasındaydı. Bütün bu ordunun toplamı, Mısır askerleri ile 100.000 kişiyi buluyordu. Osmanlı ordusunun başkumandanlığı, serasker ve serdar-ı ekrem  Abdülkerîm Paşa'ya verilmişti. Vidin bölgesi kumandanı Osman Nuri Paşa, Sırp saldırılarını geri püskürtmeyi başardı. Daha sonra Sırplarca kuvvetli şekilde tahkim edilmiş Zayça kasabasını ele geçirdi.  Niş bölgesindeki savaş da Osmanlı kuvvetlerinin lehinde gelişiyordu. Sırp kuvvetlerinin bu yenilgileri, İstanbul'da büyük sevinç uyandırmakla beraber, mütareke için bir yabancı müdahalesinin olabileceği göz önünde tutularak, buna meydan verilmemesi için serdar-ı ekrem Abdülkerîm Paşa'ya derhal Belgrad üzerine yürümesi ve Sırplar'ın böylece barışa mecbur edilmesi için emir verildi. Belgrad üzerine yürüyen Abdülkerîm Paşa da Sırp ordusunu ağır bir mağlubiyete uğrattı.[17]
Osmanlı ordusu Belgrat'a girmek üzereyken büyük devletler işe karıştılar. Rusya'nın savaşa derhal son verilmesi konusundaki ültimatomu üzerine Sırbistan ile üç aylık ateşkes imzalandı.[2] Rusya, bu hareketiyle Balkan ihtilafının çözülmesi teşebbüsünü İngiltere'nin elinden almış bulunuyordu. Bu durum, Hindistan yolunu tehlikeye sokmuştu.[17]

7. Tersane Konferansı

Diğer taraftan İngiltere, Şark Meselesinin İstanbul'da toplanacak bir konferansta ele alınmasını istedi. 23 Aralık 1876'da İstanbul'da toplanan Tersane Konferansından sonra batılı devletler, Osmanlı Devletinin bağımsızlığını tehlikeye sokacak ağır hükümler taşıyan teklifler sundular. Bu toplantıdan bir gün önce 23 Aralık 1876'da Osmanlı Devletinde Kanun-i Esasi ilan edilmiş ise de batılılar bunu nazar-ı dikkate almamışlardı.[2]
Tersane Konferansı kararlarını reddetmenin, devletini Rusya ile karşı karşıya bırakacağını bilen Sultan Abdülhamid Han, bu teklifleri kabul etmiş görünerek ortalığı yatıştırmak istiyordu. Ancak İngilizlerin kendilerini destekleyeceği vadine aldanan sadrazam Midhat Paşa, mecliste gayri müslimleri de kendi tarafına çekmek suretiyle Rusya aleyhine bir konuşma yaptı. Bu konuşmada Rusya hakkında bir hükümet başkanının ağzından çıkmaması gereken sözler söylediği gibi, diğer Avrupa devletlerine de çattı.  Savaş aleyhinde oy kullanacak olanları; peşinen vatan sevgisizliği ve ihaneti ile itham etti. Neticede meclis, Tersane Konferansı kararlarını reddetti.[2][17]

8. Kanun-i Esasi ve 1. Meşrutiyet

Midhad Paşa'nın başkanlığındaki komisyonun hazırladığı Kanun-i Esasi'de, "Türkçe'nin yanı sıra azınlıkların konuştuğu dillerin de resmî dil sayılması, padişahın (daha doğrusu Sultan'ı kukla gören Midhat Paşa'nın) insanları muhakemesiz sürgüne göndermek hakkının bulunması (113. madde), Sultan'ın bütün salahiyetini yok etmek için, anayasanın büyük devletlerin kefaleti altına alınması" gibi maddeler bulunmaktaydı. Sultan Abdülhamid Han, Türkçe'den başka dillerin resmî dil olmasına, insanların muhakemesiz sürgüne gönderilmesine ve anayasanın büyük devletlerin kefaleti altına alınmasına karşı çıktı. Fakat muhakeme edilmeden sürgüne gönderilmemeyi Midhat Paşa'ya kabul ettiremedi. Çünkü Midhad Paşa, kendisine rakip kimseleri uzak yerlere sürgün ettirmek için bu maddeyi koydurmuştu. Sultan'ın emri ile, Kanûn-i Esasî'nin Avrupa devletlerinin kefaleti altında bulunduğuna dair madde çıkarıldı. Midhad Paşa'nın başlıca gayesi olan devlet bünyesindeki her milletin kendi dilini resmen kullanabileceği ile ilgili madde de tadil edilip, Türkçe'nin resmî dil olduğu yazıldı. Nihayet 23 Aralık 1876 günü, Midhad Paşa'nın eseri olan Birinci Meşrutiyet ilan edildi.[17]
Midhat Paşa, talebe ile işsiz güçsüz takımına para dağıtarak padişah penceresinin altına kadar savaş için nümayişler yaptırdı. Yeni Osmanlı basını da savaş kundakçılığında Midhat Paşa'dan aşağı kalmıyordu. Sükunet bozulmuş ve bir ihtilal havası esmeye başlamıştı. Bu havada diplomasi kaidelerinin işlemeyeceği, işlese bile aleyhte netice vereceği, tabii idi. Midhat Paşa'nın Damad Mahmud Celaleddîn ve Müşir Redif Paşa gibi iki taraftarı, Padişah'a ordusunun da savaş istediğini ve Rusya'nın yenileceğini, İngiltere'nin de Osmanlı yanında savaşa katılacağını söylediler. Abdülhamid Hani bu fikirlerin üçüne de katılmamakla beraber, tahta yeni geçtiğinden, savaşı önleyecek nüfuza sahip değildi. Bu gelişmeler üzerine Padişah da Tersane Konferansı tekliflerinin reddini tasdike mecbur kalınca, Avrupa devletleri büyükelçileri, yerlerine birer mazlahatgüzar bırakarak İstanbul'u terk ettiler. Bundan sonra İngiltere'nin teklifi ve Rus elçisi İgnatief'in çalışmaları ile Londra'da bir konferans toplandı ve 31 Mart 1877'de Rusların tekliflerini ihtiva eden protokolü Bab-ı Ali'ye bildirdiler. Osmanlı Devleti aleyhine çok ağır hükümler taşıyan bu protokol, Padişah'ın emriyle mecliste görüşülerek reddedildi ve bu durum, 12 Nisan 1877'de hükümet tarafından batı devletlerine bildirildi. Böylece siyasi yollardan meselenin halli, imkansız hale geldi.[17]

9. Midhat Paşa'nın Sürgün Edilmesi

Sultan Abdülhamid'in devlet işleriyle çok sıkı bir şekilde ilgilenmesini siyasi geleceği açısından tehlikeli gören Midhat Paşa, onu tahttan indirmenin yollarını aramaya başladı. Hatta Osmanlı Hanedanını dahi ortadan kaldırmayı planlayan Midhat Paşa, konağında topladığı Namık Kemal, Ziya ve Rüşdi paşalarla kendi taraftarı olan diğer devlet ileri gelenlerine “Al-i Osman yerine Al-i Midhat denilse ne olur?” demişti. Yine sadareti müddetince Müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu vilayetlere azınlıktan valiler tayin etmek ve Osmanlı ordusunun temeli durumundaki Harbiye Mektebi'ne Rum talebe almak gibi Osmanlı Devleti'ni temelinden yıkabilecek faaliyetler içerisindeydi. Onun bu zararlı icraatları üzerine Sultan Abdülhamid Han, Kanun-i Esasi'nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak Midhat Paşa'yı sadrazamlıktan uzaklaştırdı ve yurt dışına sürdü.[2] Sadarete de Şura-yı devlet reisi İbrahim Edhem Paşa tayin edildi. Abdülhamid Han, Midhat Paşa'yı sürgüne gönderirken, Midhat Paşa'nın Kanun-i Esasi'ye koydurduğu 113. maddeye istinaden göndermiştir.
Sultan Abdülhamid Han, devletin savaşa girmesini hiç bir zaman doğru bulmamış, bunun bir felaket olduğunu söylemişti. Ancak Midhat Paşa, hareket ve sözleriyle halkı ve devlet erkanını savaş için iyice şartlandırmış ve Rusya ile savaşı kaçınılmaz bir hale getirmişti. Abdülhamid Han, Midhat Paşa'nın "Rusya ile savaşmamız lazım." raporuna karşı; "Rumeli'nin tamamıyla elimizden çıkmasına sebep olacaklar." diyerek muhtemel bir felaketi bir bakıma haber vermişti. Midhat Paşa'nın bu konuda en büyük yardımcıları, serasker Redif ve Damad Celaleddin Paşa'ydı. Cevdet Paşa, bunlar için; "Midhat Paşa, sanki tüfeği doldurdu. Damad Mahmûd Paşa, üst tetiğe çıkardı. Redif Paşa da  ateş etti. Bu üç kişi, devletin başına bu felaketi getirdi." demektedir.[17]

10. 93 Harbi

Midhat Paşa sadrazamlıktan uzaklaştırılmış, ancak Tersane Konferansı kararlarını mecliste reddettirmekle Osmanlı Devletini Rusya ile karşı karşıya getirmişti. Nitekim 24 Nisan 1877 günü Rusya, Osmanlı Devletine resmen savaş ilan etti. Mali 1293 senesine rastladığı için “93 Harbi” denilen bu savaş, Edirne Mütarekesine kadar 9 ay sürdü.[2] meşrutiyetçilerin Müşir (mareşal) yaptıkları Süleyman Paşa, Şıpka geçidinde büyük gaflet yaparak en seçkin Türk birliklerinin harcanmasına sebep oldu.  Bu hezimet, kahramanlık olarak gösterildi ve başkumandan yapıldı. Fakat Filibe'ye sonra da Edirne'ye kaçtı. Edirne'de de tutunamayıp mütareke istedi. Yeşilköy'e kadar gelen Rus orduları, doğuda Kars'a kadar girmiş ve ancak Erzurum yakınlarında durdurulabilmişti.[17]
Plevne'de Gazi Osman Paşa, doğuda Ahmed Muhtar Paşanın kısmi başarılarına rağmen savaş umumi bir bozgunla neticelendi. Ruslar Edirne'ye girdiler ve Yeşilköy'e kadar geldiler. Doğuda ise Kars düşmüş ve Rus kuvvetleri Erzurum'a yaklaşmıştı. Savaşlarda on binlerce Müslüman-Türk şehit olurken, bir o kadarı da İstanbul'a akın etti. Muhacirler bir plan içinde Anadolu'nun çeşitli bölgelerine yerleştirilmeye çalışıldı. Bu sırada memleketin tek karar organı olan mecliste de tam bir anarşi hüküm sürmekte ve milletvekilleri hiçbir meselede bir araya gelememekte idiler.[2]
Savaşın böyle neticelenmesi üzerine duruma çok üzülen Sultan Abdülhamid, sarayda olağanüstü bir meclis toplayıp içinde bulundukları durumu tek tek izah etti. Onların fikirlerini sorduğunda mebuslardan kethüda Ahmed Efendi isimli birisi ayağa kalkarak;
«Bize fikirlerimizi çok geç soruyorsunuz. Felaketin önünü almak mümkün olduğu günlerde bize ciddi şekilde baş vurmalıydınız. Meclis-i Mebusan, bu mağlubiyetten dolayı hiçbir mesuliyeti kabul etmez!...»
diye başlayan konuşmasında, Padişaha hakaretlerde bulundu. Halbuki Meclis-i Mebusan üyeleri, Rusya ile savaş yapılması için çırpınan Midhat Paşa ile taraftarlarını desteklediklerini unutarak Doksanüç harbi mağlubiyetinden Padişah'ı mesul tutuyorlardı. Padişah ise başından beri bunu istememiş ve önlemeye çalışmıştı. Bu duruma çok üzülen Abdülhamid Han, birden ayağa kalkarak harbin ilanına ve cereyan tarzına ait hiç bir mesuliyetin şahsına ait olmadığını bildirdikten sonra;
«Artık Cennetmekan dedem Sultan Mahmud'un yolundan gitmek mecburiyetindeyim!»
diyerek salonu terk etti.[17] Sultan Abdülhamid Han, İngiltere'yi devreye sokarak savaşın sona erdirilmesini sağladı. Arkasından devletin başına böyle bir felaketin gelmesine sebep olan, savaşın bitmesi ile de bu durumda hiçbir mesuliyeti yokmuş gibi padişahı suçlamaya başlayan Meclis-i Mebusan'ı süresiz kapattı (13 Şubat 1878) [2] ve ülkenin idaresini eline aldı. Kanun-i Esasi'yi ilga etmedi. Sultan Abdülhamid Han'ın bu hareketini tarihçiler ve siyasiler, şöyle değerlendirmektedir:
İsmail Hami Danişmend: «İlk Meclis-i Mebusan, dağılmayıp da devam etseydi; Osmanlı Cihan Devleti, 20. yüzyılı idrak edemeyip daha 19. yüzyılın sonlarında inhilal edip (yıkılıp) giderdi.»
Alman devlet adamlarından meşhur prens Bismarc: «İyi ki parlamentoyu kapattınız. Çünkü bir devlet, millet-i vahideden (tek bir milletten) meydana gelmedikçe, onun parlamentosunun faydadan çok zararı olur.» [17]

11. Ayastefanos Antlaşması

Bu arada Rusya, ateşkesin sağlanmasından hemen sonra Osmanlı Devleti ile antlaşma imzalayarak galip gelmenin avantajını iyi kullanmak istiyordu. Nitekim 3 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos Muahedesi, Osmanlılar için çok ağır ve feci şartlar getiriyordu. 29 Maddelik antlaşmaya göre, batıda büyük bir Bulgaristan prensliği kurulacak, Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya'ya verilip, Karadağ ve Sırbistan'ın istiklalleri kabul edilecekti. Ayrıca Osmanlı Devleti, Rusya'ya 245 milyon Osmanlı altını savaş tazminatı verecekti.[2]
Antlaşmaya göre Rumeli'nde kesin kayıplar, 237.298² kilometre toprak ve 8.184.000 nüfus idi. İmtiyaz verilmiş Bulgaristan, Doğu Rumeli, Artvin, Tunus gibi yerler, bu rakamların dışındaydı. Bunlar da ilave edilince devletin kaybı korkunçtu.[17]

Sultan Abdülhamid Han, devleti için çok tehlikeli olan bu antlaşmayı kabul etmedi. Diğer taraftan Hint yolunun tehlikeye girdiğini gören İngiltere de, Paris Antlaşması'nı ihlal ettiği iddiasıyla Ayastefanos Antlaşması'nın milletlerarası bir konferansta gözden geçirilmesini istedi. Ayrıca İngiltere toplanacak olan bu konferansta Osmanlı Devletini desteklemek vadi ile bazı tavizler kopardı. Kıbrıs'ın idaresinin geçici olarak İngiltere'ye bırakıldığı antlaşma, 4 Haziran 1878'de imzalandı. Sultan Abdülhamid Han, hükümetin bir oldu bitti ile imzaladığı bu antlaşmayı kabul etmemek için çok direndi. İngilizler askeri tehditte bulundular. Bunun üzerine Padişah, Kıbrıs'ta hükümranlık haklarına asla zarar verilmeyeceği konusunda İngilizlerden bir belge almak suretiyle antlaşmayı onayladı. Buna rağmen İngiltere 13 Temmuz 1878'de imzalanan Berlin Muahedesinde Osmanlılara vaat ettiği desteği vermedi. Her ne kadar Berlin muahedesi ile daha önce kaybedilen bazı topraklar geri alındı ise de Osmanlılar ümit ettikleri sonuca ulaşamadılar. Çünkü Kıbrıs'ın İngiltere'ye bırakılmış olması diğer devletlerin de bu konudaki faaliyetlerini arttırdı. İngiltere'nin teşvikiyle Bosna-Hersek'in idaresi Avusturya'ya bırakıldı. 1881'de Fransa Tunus'a, ertesi yıl İngiltere Mısır'a bir oldu bitti ile el koydular. Bulgarlar da 1885'te Doğu Rumeli eyaletini işgal ettiler.

Sultan Abdülhamid Han'ın tahta çıktığı iki yıl içinde gelişen feci olaylarda padişahın sorumluluğu yok denecek kadar azdı. Çünkü bu sırada Osmanlı dış siyasetine yön veren devlet adamları yabancı diplomatların tesirinden çıkamıyorlardı. Devletin yüksek menfaatlerini bir kenara iterek yabancı devletlerin çıkarlarına alet olmuşlardı. Bu yanlış tutum dolayısıyla devletin dış itibarı sarsılmış, İstanbul ve Berlin kongrelerinde devlet adamları hakaret derecesine varan muameleye maruz kalmışlardı. Bu sebeple milletlerarası politikada devletin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü savunmayı birinci hedef gören Sultan Abdülhamid Han, hükümet üyelerinden bu hususta raporlar istedi. Ayrıca son yüz yıldır Osmanlı Devletinin başına gelen felaketlerin dış devletlerin piyonu olmuş Osmanlı devlet adamlarının basiretsiz tutumlarından kaynaklandığını anlayan ve Hüseyin Avni Paşa gibi İngilizlerden para bile alanları gören Padişah, devlet hizmetinde çalışanları kontrol etmek üzere kuvvetli bir istihbarat teşkilatı kurdu. Nitekim Sultan Abdülhamid de bu teşkilatı; “Vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları, Osmanlı nimetiyle gırtlaklarına kadar dolu olduklar halde devletine ihanet edenleri tanımak ve takip etmek için” kurduğunu belirtmektedir. Gerçekten de Sultan Abdülhamid'in bu tedbirleri almasındaki isabeti çok geçmeden görüldü.[2]

12. Çırağan Vakası

Meclisin kapatılmasından yaklaşık üç ay sonra 20 Mayıs 1878'de iktidar değişikliği teşebbüsü olmuştur.[5] Mithat Paşa ve avenesinin sebep olduğu 93 Harbi felâketinin neticesinde Rumeli'de kaybedilen topraklardan pek çok Müslüman ahâli, muhâcir olarak İstanbul'a gelmiş bulunuyordu.[10][11] Mason 5. Murad'ın bağlı bulunduğu İstanbul'daki Prodos Locası'nın üstadı Kleanti Skalyeri, Abdülhamid'in tahta çıkarılmasına büyük tepki gösterdi. Tarihimize "Çırağan Vakası" olarak geçen olayda Skalyeri 5. Murad'ı kaçırarak tahta tekrar çıkarmaya çalıştı, ancak Abdülhamid olayı önceden haber alarak darbeyi önledi.[26]
İngiliz taraftarı olup devletin ancak İngiliz yardımı ile kurtulabileceğine inanan Ali Suavi, Galatasaray Lisesi Müdürlüğünden azledilmesini hazmedemeyerek ve [2] bu muhacirlerin mağdûriyetlerini istismâr ederek toplayabildiği bir kısım issiz-güçsüz takımıyla [10][11] Çırağan Sarayı'na bir baskın düzenledi. Ali Süavi'nin hedefi, Sultan Abdülhamid Hanı saltanattan düşürmek ve yerine Beşinci Murad'ı tekrar padişah yapmaktı.[2]
Sultan V. Murad, mason Mithat Paşa ve avenesi tarafından tâ şehzadeliğinden beri hususî bir sûrette yetiştirilmişti. O da, akil hocası Mithat Paşa gibi 33 dereceden bir masondu. Fakat hiç şüphesiz bu teşkîlata onun gerçek hüviyetini bilmeden girmişti. Bununla beraber serîrler, kendisi pâdişâh olsa menfûr emellerine daha kolay ulaşacaklarını düşünüyorlardı. Ali Suâvî ise, Sultan Abdülhamîd Han tarafından Galatasaray Lisesi müdürlüğünden bozuk siyâsî düşünceleri sebebiyle azledilmiş bulunmanın igbirâri (gücenikliligi) ile hareket ediyordu. Gerçekten de Ali Suâvî, yavaş yavaş Yahûdî siyâsî emellerinin hâkim olmasıyla Osmanlı aleyhtarlığına meyleden İngiliz siyâsetinin kör bir âleti durumundaydı.[10][11]
Beşiktaş Zaptiye Amiri Hasan Paşa, kısa sürede isyanı bastırdı. Çıkan vuruşma sırasında Ali Suavi, öldürüldü (20 Mayıs 1878).[2] Bu olay, Türk yakın tarihinde önemli bir rol oynayacak olan "masonik darbe" kavramının da ilk önemli örneğiydi.[26] İlk iki senelik saltanatı boyunca camilerde halkla beraber namaz kılan, halkla haşir neşir olan Abdülhamid Han bu hadiseden sonra aşın tedbir alan bir idareci hüviyetine bürünmüştür.[5]
Ancak Skalyeri'nin Abdülhamid'in istihbaratçıları tarafından durdurulması, bu örgüt çevresinde örgütlenen gizli güçlerin bertaraf edilmesi anlamına gelmiyordu. Aksine, Batı kültürünün büyüsüne kapılan aydınlardan (Jön Türkler) gelen ve azınlıklardan destek bulan muhalefet, kısa bir süre sonra Abdülhamid'in önüne büyük bir engel olarak çıktı. Çünkü Abdülhamid dağılmakta olan İmparatorluğu ayakta tutmak için yegane çözümün pan-İslamizm olduğunu görmüştü ve İmparatorluk bünyesindeki tüm Müslümanları İslam kimliği ile bir arada tutmayı hedefliyordu. Bu ise, Osmanlı'nın zafiyetlerini İslam'ın kendisinde gören ve kurtuluşu Batı pozitivizmini ve sekülerizmini ithal etmekte bulan Jön Türkler açısından kabul edilemez bir durumdu. Bu muhalefet, Abdülhamid'i ve onun İslam birliği amacını baltalamak için onyıllar süren bir çaba içine girdi.[26]
Hadiseyi müteakip, Yıldız Sarayı'nda iki tahkik heyeti kuruldu. Yapılan tahkikat neticesinde hadisenin tek başına Ali Suavi'nin çılgınca bir macerasından ibaret olmadığı ve İngiltere'nin de parmağı olduğu anlaşıldı. Hatta devlet ricalinden bir çoğunun da bu harekete gizliden gizliye taraftar olduğunu gösterecek deliller bulundu.[17]
Beşiktaş muhâfızı yedi-sekiz Hasan Paşa'nın kafasına indirdiği bir sopa ile Ali Suâvî'nin can vermesi, bu ihtilâl teşebbüsünün akîm kalmasını sağlamıştır. Ancak Sultân Abdülhamîd, bu ve benzerî vakalar dolayısıyla mâruz bulunduğu büyük tehlikeyi kavramış, devrinin sözde münevverlerinin hamâkat ve ihânetlerine ilâveten Rum, ermeni ve Yahûdîlerin kaynattıkları fitne kazanı sebebiyle muârızlarının "istibdat" diye adlandıra geldikleri sıkı bir dâhilî siyâset tâkibine mecbûr kalmıştır.[10][11]

13. Yıldız İstihbarat Teşkilatı

Sultan Abdülhamid Han, Çırağan baskınından sonra dîn-i İslam'ın ve memleketin selameti için daha tedbirli olmak lüzumunu duydu. Bu sebeple iç ve dış düşmanların hareketlerini yakından takip etmek için bugün istihbarat teşkilatı adı verilen hafiye teşkilatını kurdu. Bu gizli emniyet teşkilatının başında bulunan kimseye, "Serhafiye-i hazret-i şehriyarî", yani "Padişah'ın baş ajanı" deniyordu. Modern devletlere örnek olacak şekilde kurduğu bu haber alma teşkilatı, memleketin her köşesinde devletin aleyhinde yazılanları günü gününde Padişah'a bildiriyordu. Bu iş için binlerce kişi vazifelendirildi. Sultan, hizmet eden bu kimselerin karakterlerini çok iyi bildiğinden, getirilen haberleri ona göre değerlendirirdi. Hepsini okur, pek azı üzerinde dururdu.Onları da güvendiği adamlara tekrar tetkik ettirir ve gerekendi yaptırırdı. Şahsî kin ve garaz için yapılan jurnalleri dikkate almazdı.[17]
Bu teşkilâtta kendisine karşı bombalı bir suikastı gerçekleştirmiş bulunan ermeni asilli Jorris'i dahi bir istihbârât elemanı olarak kullanması, sâyân-i dikkattir. Hattâ İngilizler'in Madrid büyükelçileri vefât ettiğinde, onun açılan çelik kasalarında Sultân Abdülhamîd'le muhâbere hâlinde bulunduğuna dâir vesâikin ortaya çıkması, İngilizler'i bu istihbârâtın kuvvet ve şümulü hakkında dehşete sevk etmiştir. Kendisi tahttan indirildikten sonra azılı muhâlifleri tarafından Çırağan Sarayı'nın yakılmış bulunması da, O'nun bu müthiş istihbârât teşkilâtı ile alâkalıdır. Zîrâ bu sarayın bodrum katları, lebalep Sultân Abdülhamîd'e verilmiş jurnallerle doluydu ve hiç şüphesiz ki saray, onları yok etmek için yakılmıştı. Çünkü bu jurnaller, İttihat ve Terakkî'nin ileri gelenlerini birbirine düşürecek mâhiyetteydi. Sathî bir nazarla bakıldığında, bunların birbirleri aleyhine Sultân Abdülhamîd Han'a jurnallik ettikleri ortaya çıkmaktadır.

Bu jurnal keyfiyeti dolayısıyla de Sultân Abdülhamîd, muârızları tarafından haksiz ve çirkin bir sûrette itham edile gelmiştir. Güyâ ulu orta verilmiş saçma-sapan jurnallere istinâden birçok insani sürgüne gönderdiği pek çok yazılıp söylenmiştir. Bu husustaki gerçeğin lâyıkıyla kavranabilmesi ve merhûmun dirâyet, liyâkat ve hassasiyetinin anlaşılabilmesi için bir tek misâl zikredelim:

Birgün yüksek seviyede bir memûrun Çırağan Sarayı önünden geçerken güyâ:

«Âh Sultân Murâd Efendimiz!.. Sen başımızda olsaydın, böyle mi olurdu?!»

meâlinde bir söz söylemiş olduğu yolunda bir jurnal alınmış ve bundan dolayı da o memûrun Fizan'a sürgün edilmesi hususunda irâde-i seniyye sâdir olmuştu. Buna îtiraz eden Sadrazam Saîd Paşa:

«Efendimiz, bu ne hâldir, anlayamıyorum?!. Bu memûrun takriben 6 ay önce ihtilâs (rüşvet) cürmü sâbit olduğu halde onu affetmiştiniz.. Simdi ise, enti-püften bir jurnale istinâden onu sürgüne gönderiyorsunuz?!»
demesi üzerine, o koca Sultân Sadrazam'a su cevâbı vermiştir:

«Hayır Paşa Hazretleri, ben onu bu jurnalden dolayı sürgüne göndermiyorum! Asil sebep, o zikrettiğiniz ihtilâs cürmüdür. Esâsen bu jurnali de kasten kendim verdirttim. Lâkin onu, 6 ay evvel böyle bir tertibe bas vurmadan cezâlandırsaydım, yalnız kendisini değil, çoluk-çocuk ve akrabâlarını da cezâlandırmış olurdum. Onlar da es ve dostlarına karşı mahcup olurlardı. Simdi ise, bu adamı güyâ benim istibdâdıma karşı çıkmış bir insan sıfatıyla kahraman telâkkî edecekler. Böyle olmasını tercih ettim!..»

Bu öyle bir hâdisedir ki, O'nun devri için sürüp gelen hakli-haksiz tenkitlerin değerlendirilmesinde bize büyük bir ışık tutar.[10][11]

14. Yıldız Mahkemesi

Sultan Abdülaziz Han'ın şehit edilmesinden beş sene geçmesine rağmen halk, bu menfûr hadiseyi unutmamıştı. Katillerin yakalanıp adalete teslim edilmesini istiyorlardı. Padişah'a yapılan müracaatlar, dosyaları dolduruyordu.[17] Sultan Abdülhamid Han, amcası Sultan Abdülaziz'i şehit ettiren Midhat Paşa ve arkadaşlarının yargılanması için 27 Haziran 1881'de Yıldız Mahkemesi'ni kurdurdu.[2] Surûrî Bey'in başkanlığında Yıldız'da kurulan mahkemeye davalılar çağrıldı.[17] Bu sırada suçluluğun verdiği bir duygu ile mahkemeye çıkmaktan korkan Midhat Paşa, İzmir'de Fransız Konsolosluğuna sığındı. Fransızlar, Midhat Paşa'yı teslim etmek istemedilerse de Padişah'ın sert direktifi karşısında duramayıp teslime mecbur kaldılar.[2] Mahkeme neticesinde Sultan Abdülaziz'in şehit edildiği tespit edilmiş; bazı sanıklar, suçlarını itiraf etmişlerdi. Mabeyinci Fahri, Yozgatlı Mustafa Pehlivan, Cezayirli Mustafa Pehlivan, Boyabatlı Hacı Mehmed Pehlivan, Midhat Paşa, şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi, sadrazam Mütercim Rüşdî Paşa, Mahmûd Celaleddîn ve Nûrî paşalar, idama mahkum edildiler. Abdülhamid Han, merhametinden, ölümü hak eden bu insanların cezalarını hafifleterek sürgüne gönderdi.[17]

15. Dış Borçlar Sorunu

Öte yandan devletin toparlanabilmesi için zamana ihtiyaç olduğuna inanan Abdülhamid Han, bilhassa savaşlardan kaçınma yoluna gitti. O, savaşlardan zaferle sona erenlerin dahi milleti yorup bitirdiği görüşündeydi. Saltanatı müddetince daima idareli davrandı. Devletin pek çok ihtiyaçlarını hazineden para almak yerine kendi kesesinden karşıladı. Padişah öncelikle devleti ekonomik alanda düştüğü borç bataklığından kurtarmak istiyordu. Alacaklı devletlerin başında İngiltere ve Fransa geliyordu. Rusya da, Berlin Muahedesine göre tazminat alacaklısı durumundaydı. Padişah, 20 Aralık 1881'de yayınlanan Muharrem Kararnamesiyle borçların ödenebilmesi için yeni bir formül buldu. Bu kararnameye göre devletin tütün, damga pulu, tuz, ipek, balık ve sigara tekelleri ile bazı imtiyazlı eyaletlerin maktu vergileri bu iş için kurulan Duyun-i Umumiye teşkilatına bırakılıyordu. Bu suretle İngiltere ve Fransa başta olmak üzere alacaklılar verdikleri borçları muntazam bir şekilde tahsil edebileceklerdi. Bunun karşılığında 278 milyon borcun 161 milyonu, yani yarısından fazlası Türkiye lehine siliniyordu. Alacaklılar alacaklarını belirli şekilde tahsil edebilecekleri için memnundular. Meselenin bu şekilde halli ve Osmanlı Devletinin üzerinden ekonomik baskının kalkması, Sultan Abdülhamid'in büyük başarılarından biri oldu.[2]

16. Mısır Meselesi

Mısır hidivi İsmail Paşa, İngiltere ve Fransa'dan 100 milyon altından fazla borç alarak Mısır'ı kalkamayacağı bir yükün altına sokmuştu. Borçlarını ödeyemeyince de alacaklı devletler, İsmail Paşa'yı sıkıştırıp Mısır'da mali bir kontrolün kurulmasını sağladılar. Ayrıca Süveyş kanalı tahvillerinin önemli bir miktarını İngilizler satın alarak kanal sermayesinin yarısına sahip oldular. Hidiv, borçların faizlerini bile ödeyemez hale gelince, bir İngiliz'i maliye, bir Fransız'ı da nafia vekili yapmak mecburiyetinde kaldı. Bunlar, masrafları azaltmak bahanesiyle Mısır ordusunu 30.000'den 11.000 kişiye indirdiler.Arkasından 2500 subayı da emekliye ayırınca; subaylar, miralay Arabî Bey liderliğinde hidiv İsmail Paşa'ya isyan ettiler. Mısır, karışınca; Sultan Abdülhamid Han, İsmail Paşa'yı azlederek yerine oğlu Tevfik Paşa'yı getirdi. (25 Haziran 1879)
Arabî de mirlivalığa terfî ettirilerek paşa unvanı verildi. Arabî Paşa, Mısır'daki Avrupalı memurların işlerine son verip memleketlerine gönderdi. İngilizler, Hindistan yolu üzerinde bulunan Mısır'ı tek başlarına işgal etmeyi tasarlamışlardı. Zira Mısır, İngiliz hakimiyetine girdiği takdirde; Hindistan ve ipek yolu emniyetini sağlayacaklardı. Bu hadiseleri fırsat bilen İngilizler, Mısır'daki Avrupalıların haklarını koruma bahanesiyle amiral Sir Beauchamp Seymour yönetiminindeki İngiliz filosuyla Mısır'a asker çıkarmaya başladılar. İskenderiye'de yapılan kanlı çarpışmalarda Mısır kuvvetleri, bozguna uğradı. İngilizler, Mısır'ı 15 Eylül 1882 günü işgal ederek hedeflerine ulaştılar. Netice'de Mısır, Osmanlı hakimiyetinde kalmak ve ve vergi vermek suretiyle İngiltere'nin işgali altına girdi.[17]

17. Yunanistan Meselesi

Osmanlı Devletine hasta adam gözü ile bakıldığı ve paylaşma hesapları yapıldığı bir devrede başa geçen Sultan Abdülhamid Han'ın, devletin idaresini bizzat eline aldığı 1878'den sonraki dış siyaseti, dahiyane bir mahiyet arz etmektedir. Padişah'ın dış siyaseti prensip itibariyle basit fakat uygulaması bakımından zordu. O, dünyadaki politik gelişmeleri yakından takip etmek üzere sarayda bir çeşit bilgi merkezi kurdu. Osmanlı ülkesiyle ilgili bütün dünyada çıkan yazılar ve dış temsilciliklerden Padişah'a gelen raporlar burada toplanır ve değerlendirilirdi. Abdülhamid Han, zaman zaman önemli gördüğü meselelerde yerli ve yabancı ilim adamlarından dış politika konusunda bilgi alırdı. Padişah'ın dış politikada hedefi Osmanlı Devletini savaştan uzak, barış içinde yaşatmak ve her bakımdan güçlü bir hale getirmekti. Devletler arası rekabetin Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaştığı bir devirde böyle bir siyaseti uygulamak gerçekten zordu. Padişah bilhassa Avrupa devletlerinin Türkiye üzerinde birbirleriyle çatışan çıkar ve ihtiraslarından faydalanmaya çalıştı. Bu sebeple milletler arası şartlar değiştikçe onun siyaseti de değişiyordu.

Sultan Abdülhamid Han'ın İslam dünyasındaki itibarı pek fazlaydı. Doğu Türkistan ve Orta Afrika'daki Sultanlıklar bile onun adına hutbe okutup, para bastırıyor ve ona tabi oluyorlardı. Padişah'ın, Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı İkinci Wilhelm ile şahsi dostluğu vardı. Avusturya ve Macaristan ile dostluk kurulmuş olup, İtalya ile münasebetler iyiydi. Sırbistan ve Romanya etkisizdi. Karadağ ve Bulgaristan prensleri ise, Padişah'a bağlıydılar.[2]
1877 Osmanlı-Rus harbinden sonra yapılan Berlin  muahedesiyle Teselya ve Narda, bu savaşla hiçbir ilgisi olmadığı halde Yunanistan'a verilmişti. Bunları kafi görmeyen Yunanistan, Yanya ve Girid'e göz dikmişti. Avrupa devletlerine sırtını dayayan Yunan hükümeti, çeteler halinde Girid'e asker çıkarıp bol miktarda cephane yığdırdı. Yunanlılar, Müslümanları öldürmeye başlayınca, Osmanlı askeri de Rum çetelerine karşılık verdi. Bunun üzerine Yunanlılar; "Osmanlılar, Hıristiyanları kesiyor!" diyerek Avrupa'da Türk mezalimi yaygarasını kopardılar. Osmanlı Devleti'ne karşı seferberlik ilan ettiler. Savaş taraftarı olmayan Sultan, Edhem Paşa kumandasındaki ordusunu hazır hale getirdi.[17]
Yanya ve Girid vilayetlerine göz diken ve Osmanlı hududunda tecavüzkar faaliyetlerde bulunan Yunanistan'a 18 Nisan 1897'de harp ilan edildi. Büyük devletler işe karışmadan Yunanistan'ın işini bitirmek isteyen Sultan Abdülhamid, başkumandan Edhem Paşaya yıldırım savaşı istediğini bildirdi. Avrupalıların 6 ayda geçilemez dedikleri Tırhala-Çatalca hattını bir kaç günde aşan Osmanlı birlikleri, Dömeke önlerinde Yunan ordusunu büyük bir bozguna uğrattılar. Artık Atina'ya 150 km kalmış ve yol açılmıştı. Ancak Yunanistan'ın Osmanlılar eline geçeceğini anlayan Rusya başta olmak üzere Avrupa devletleri, Sultan Abdülhamid'den harbin durdurulmasını rica ettiler. Babıali 10 milyon altın savaş tazminatı ve işgal edilmiş olan Teselya'nın teslimi karşılığında mütarekeye hazır olduğunu bildirdi. Ancak mütareke sırasında işe karışan Avrupa devletleri, [2] Sultan'ı harple tehdit ederek [17] tazminatın 4 milyon altına indirilmesini ve Türkiye'nin küçük bazı toprak parçaları ile yetinmesini sağladılar. Böylece Osmanlı Devleti, bütün Hıristiyan devletlerin bir araya gelmeleri neticesinde, zaferle çıkmış olduğu bir harbin bile faydasını göremedi. Fakat Yunanlılar, önemli ölçüde ezilmiş oldu.[2]

Abdulhamit

18. Ermeni Meselesi ve "Kızıl Sultan" İftirası

Sultan Abdülhamid Han'ın fevkalade akıllı ve tedbirli siyaseti ile bütün İslam alemini kendisine bağladığını gören İngilizler, Osmanlı Devletinin iyiye gidişini durdurmak ve yıkmak için faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Bir taraftan Padişah aleyhine faaliyette bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni desteklerken, diğer taraftan Arabistan Yarımadasında bedevi kabilelerini ve Doğu Anadolu'da Ermenileri Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırttılar. Bu arada Osmanlı Devletinden Berlin antlaşmasının, Anadolu'da Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde ıslahat yapılmasını isteyen 61. maddenin kesinlikle tatbik edilmesini istediler. Bu uygulamanın ermeni muhtariyetini doğuracağını bilen Sultan Abdülhamid Han, İngilizleri yıllarca oyalayarak böyle bir teşebbüse fırsat vermedi. Ayrıca Ermenilerin, Avrupa devletlerinin dikkatlerini çekmek üzere giriştikleri isyanları anında bastırdı. Hatta bu iş için polis ve jandarmadan ziyade sivil halkı kullandı (1895-1896). Bunun üzerine Ermeniler, bir arabaya yerleştirdikleri saatli bomba ile Padişah'ı Cuma namazından çıkışta öldürmek istediler. Fakat Abdülhamid Han, bu suikastten kurtuldu. Bütün bu faaliyetler onu, tatbik ettiği politikadan zerre kadar döndürmedi.[2]
Onun Ermeni komitecilerin hazırladıkları ve Yıldız camiinden çıkarken patlatılan bir arabadaki saatli bombadan kurtulunca, binlerce seyirci ve ecnebi diplomatlara karşı, düşünmeden, hemen söylediği şu kelimeler, kalbinin temizliğini, milletin olgun, şefkatli bir babası olduğunu göstermeye yetişir sanırız:
«Kendimce en büyük emel, ahalinin rahat ve mesut olmasıdır. Bu uğurda, gece-gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği malumdur. Gayret ve hüsn-ü niyetimin min tarafillah mükafatı, şu hadiseden, hıfz-ı Huda ile, emin olmaklığımdır. Onun için, Cenab-ı Hakka şükür ve hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa, asker evlatlarımdan ve ahaliden bazılarının telef ve mecruh olmalarıdır. Buna, ilelebet teessüf ederim. Tebaamın, hakkımda göstermiş oldukları hissiyata an-samimilkalb memnuniyetimi beyan eyler, afati semaviyye ve erdiyyeden masuniyetleri için dua ederim.» [9]

Anadolu'yu Ermenistan olarak görmek isteyen Fransız yazar Albert Vandal, bu Türk Hakanına "Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan" diyerek iftiralar yağdırdı. Ne yazık ki bu satırlar, Osmanlı ülkesindeki İslamiyet ve Türklük düşmanları tarafından da aynen alınarak Padişah'a karşı kullanıldı. Günümüzde dahi bazı gafiller, bu iftiraları eserlerine koyarak genç nesilleri aldatmaktadır.[2]
Onun katil olduğu yalan, kızıl sultan olduğu iftiradır. Avrupalıların ve Ermenilerin yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek, onların emellerine hizmet etmek olmaz mı? [3][4]
Devrinin sözde münevverlerinin gafletine bakiniz ki, Belçikalı Ermeni Jorris'in tertibi eseri olan bu suikastı alkışlayanlar görülmüştür. Hattâ zamanın gözde sâiri Tevfik Fikret, bu hâdiseyi anlatan 'bir anlık gecikme' anlamındaki "Bir Lahza-i Teaahur" isimli şiirinde suikastçıyı 'şanlı avcı' diyerek tebcil etmekte ve suikastın muvaffakiyetsizlikle neticelenmesinden doğan teessürlerini terennüm etmekteydi. Buna rağmen Sultân Abdülhamîd'in kendisine karşı en küçük bir mukâbelesini tarihler kaydetmemektedir.[10][11]

19. Filistin Meselesi

Sultan Abdülhamid Han'ın kabul etmediği ve sonuna kadar direttiği önemli konulardan birisi de Filistin meselesiydi. Siyonistler, Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması için Sultan Abdülhamid'e başvurdular ve Osmanlı maliyesinin en büyük problemi olan dış borçların bir kalemde silineceğini bildirdiler. Padişah bu teklifi şiddetle reddettiği gibi, Yahudilerin çeşitli yollarla Filistin'e gelip yerleşmelerine engel olacak tedbirleri de aldı.[2]
1897 yılında ilk olarak siyasi bir yapıya sokulan Siyonizm'in vazgeçilmez hedefi olan Yahudi devletinin sınırları Tevrat'ta şöyle tarif edilmiştir:

"Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan'dan ırmaktan, Fırat ırmağından Garp Denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah'ın izniyle Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak bastığınız bütün diyar üzerine koyacaktır." (Tevrat, Tekvin Bölümü 12/25)
Siyonistler kendilerine Tevrat tarafından vaat edilen bu topraklara ulaşmak amacıyla 19. yüzyıl sonlarında resmi girişimlere başladılar. 1897 yılında Basel'de yapılan 1. Siyonist Kongresi'nde Yahudi lider Theodore Herzl, Yahudi devletinin sınırlarını şöyle açıklamıştı:

«Kuzey sınırımız Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar uzanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na; sloganımız Davud ve Süleyman'ın Filistin'i olacaktır.»

Herzl, bütün dünya Siyonistlerinin vereceği destekten emin olarak kongrede şunları da söylemişti:

«Basel'de ben Yahudi Devleti'ni kurdum. Eğer yüksek sesle söylersem bütün dünya bana güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu bilecek.» [26]
Teodor Hertzel, daha önce yazdığı "Yahûdî Devleti" isimli kitâbıyla dünyâ Yahûdîlerinin Filistin'de yeniden toplanmaları gerektiği yolunda teşebbüse geçmiş ve bu gâye için o gün dünyânın en büyük zengini olan Yahûdî Rochild âilesinin desteğini sağlamıştı. Onun namına iki kere Türkiye'ye gelen ve Yahûdîlerin Filistin'e avdet edip orada ikâmet eylemeleri mukâbilinde Osmanlı Devleti'nin dış borçlarını ödemek teklifini Rochild namına Sultân Abdülhamîd'e arz etmiş olan Hertzel'in, O'nun çelik gibi sert irâdesine çarparak redde mahkûm olması sebebiyle, Yahûdîler tarafından bütün dünyâda o büyük hükümdar için bir karalama kampanyası başlatılmıştır.

Bu kampanya sebebiyledir ki, 33 senelik saltanatı boyunca hiç kimsenin burnunu kanatmamış, ancak ana ve babasını öldürmüş olan bir cânî dışında normal mahkemelerce verilen îdâm cezâlarını bile tenfiz ettirmemiş, kendisine suikast yapan bir haremağasını ve hattâ ermeni Jorris'i dahî affetmiş bulunan Sultân Abdülhamîd Han için haksiz ve mesnetsiz bir sûrette 'kızıl sultan' lakabı, meşhur ve harcıâlem bir hâle getirilmiştir. Hayfâ ki, Yahûdîlerin icat edip Ermenilere armağan ettikleri bu iftirâ, böyle ecnebî kimselerden ziyâde vatanin o gün bugündür bir çok talihsiz Türk asilli nesilleri arasında da revaç bulmuştur.[10][11]
Basel'de yapılan ilk Siyonist kongrede çizilen hayali sınırlar Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altında bulunuyordu. Theodore Herzl bu toprakları ele geçirmek için birçok kez İstanbul'a geldi. Bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik olarak zor durumda olduğu biliniyordu. Herzl Sultan Abdülhamid'in bu zor durumundan yararlanarak Filistin'i para karşılığında ele geçirmek istiyordu. Fakat Abdülhamid'in tepkisi Theodore Herzl'in tahmin ettiği gibi olmadı.

Filistin topraklarına göz diken Siyonistlerin Sultan Abdülhamid'den olumsuz cevap almaları, hatta saraydan kovulmaları Siyonistlerin Abdülhamid'e olan düşmanlıklarının ilk tohumlarını atmıştı. O günleri yaşayan Mustafa Turan (Bey) hatıralarında Siyonistlerin Abdülhamid'le olan diyaloglarını ve daha sonraki gelişmeleri şöyle anlatıyor:

1893 baharında Siyonist cemiyetin kurucusu Theodore Herzl, bu konuda görüşmeler yapmak için İstanbul'a gelmiş, Hahambaşı Moşe Levi ile beraber Yıldız Sarayı'nda Abdülhamid'in karşısına çıkmışlardı:

"Padişahımız hazretlerine, Yahudi kullarından bir istirham sunmaya geldik. Bu sadık kullarınız Mukaddes Filistin'e yerleştirilmeleri için emirlerinizi bekliyorlar. Ve bir şükran armağanı olarak beş milyon altın kabul buyurmanızı arz ediyorlar."

Halbuki Sultan Abdülhamid, onların planlarını çoktan haber almış ve cevabını çoktan hazırlamıştı. Sonuç; gelen heyetin saraydan hemen kovulması oluyor, çıkarılan bir fermanla Yahudilerin Filistin'e yerleşmeleri yasaklanıyordu.[26][28]
Theodore Herlz, huzurdan ayrıldıktan sonra, padişah, Newlinski'ye hitaben: “Eğer Bay Herlz, senin benim arkadaş olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan benim değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de şehid düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanlarında kalmışlardır. Türk İmparatorluğu bana ait değildir. Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar, Filistin'i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade etmem.” şeklinde kesin cevabını bildirmiştir.[15]
İşte masonlar ve Siyonistler bunlardan dolayı Abdülhamid'e düşmandılar. Abdülhamid'e karşı mücadele de böyle başlamış oluyordu... Önce Balkanlar karıştırılıverdi... Sırp ve Bulgar çeteleri desteklendi, kışkırtıldı. Sonra, Taşnak komitesince plan kurdurtulup Yıldız'da Cuma selamlığında Abdülhamid'e karşı suikast planlandı. Suikastta Abdülhamid kurtulmuş ama birçok asker şehit olmuştu. Bu suikastta başarısız olan masonlar-Yahudiler çalışma alanlarını Paris'e kaydırdılar. Çünkü Paris'te birçok Jön Türk vardı. Siyonistler Jön Türkler'e her türlü desteği vermeye başladılar. Yayın ve diğer faaliyetleri oluşturulup Abdülhamid aleyhine kampanyalar başlattılar.[26][28]
Abdülhamid'in bu kararlı tutumu üzerine Yahudilerin tek çıkış yolu onun iktidarına ivedilikle son vermek olacaktı. Herzl, "Siyonizm'in amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı'nın dağılmasını beklemeliyiz." diyordu. Bunun için de ilk hedef Abdülhamid'in tahttan indirilmesiydi. Abdülhamid'i dış müdahalelerle düşüremeyeceğinin farkında olan Herzl, bunun için devlet içinde güçlü bir kuruluşla işbirliği yapmayı tercih etti. Amacına en uygun kuruluş, Jön Türk hareketinin uzantısı olan İttihat Terakki Cemiyeti'ydi.[26][29]

Filistin'e göç edip yerleşmek gibi ilk nazarda mâsumâne görünen arzularının Sultân Abdülhamîd tarafından mutlak bir sûrette redde mahkûm olduğunu gören Yahûdîler, o mübârek şahsiyeti bertaraf etmedikçe emellerine ulaşamayacaklarını anlamakta gecikmediler. Bundan dolayıdır ki, önce İstanbul'da ve sonra da Yahûdî muhiti Selânik'te temerküz eden İttihat ve Terakkî cemiyetini kurdurarak vatanin bir kısım bedbaht evlatlarını bir propaganda sisinde boğdular.

Tehlikeyi gören Sultân Abdülhamîd, Yahûdîlerin Filistin'de toprak satın almalarını yasakladığı gibi, onların bu emellerine muvâzaa yoluyla ulaşmalarını engellemek için de, her arâzîsini satmak isteyenin yerini şahsî parasıyla satın alarak "emlâk-i şâhâne" hâline getirmiştir. Filistin Çiflikât-i Sâhânesi böylece vücûda gelmiştir. Sultan Abdülhamîd bunlara ilâveten oradaki Müslüman nüfûsu da artırma yoluna gitmiştir.[10][11]
İttihat Terakki Cemiyeti'nde önemli bir etkiye sahip olan grupların biri Selanik'li Yahudi kökenliler, yani dönmelerdi. Bu isimler Abdülhamid'i devirmek için uluslararası finans çevrelerinden yardım sağlamaktaydılar. Cemiyetin diğer bir yardım kaynağı ise Mısır Cemiye-i İsrailiyesi'ydi. Mısır'da bulunan Yahudilerden oluşan bu cemiyet, Jön Türklerin çıkarmış olduğu yayınların Mısır'da kolayca dağıtılmasına yardımcı oluyordu.

Devlet sınırları içindeki Siyonist ve mason hakimiyetinin farkına varan Sultan Abdülhamid, kendine bağlı olarak kurmuş olduğu istihbarat örgütü vasıtasıyla masonları sıkı takibe aldı. Selanik'te bu gelişmeler olurken, masonlardan büyük bir tehlikenin geleceğini hisseden Abdülhamid, mason localarını denetim altına almaya çalıştı. 1894 yılından sonra localarda neler konuşulduğu ve orada yapılan faaliyetlerin içeriği konusunda bir örgütlenme kurmuştu. Osmanlı üzerinde güçlü etkisi olan Ser Locası, Abdülhamid'in etkili istihbarat çalışmalarına fazla dayanamayarak kapanmak zorunda kaldı.[26]

20. 2. Meşrutiyet

Bu arada İngilizlerin Arabistan'da Cemaleddin Efgäni ve meşhur casus Lawrens yolu ile hilafet meselesini kurcalamaya başlamaları üzerine, Sultan Abdülhamid de bölgeye büyük bir derviş kafilesi gönderdi. Aynı şekilde bir kafileyi de Hindistan'a gönderen Padişah, böylece İngilizlerin propagandalarını etkisiz kılmaya çalıştı. Padişah'ın bu faaliyetleri üzerine İngilizler onu saltanattan uzaklaştırmadıkça emellerine kavuşamayacaklarını anladılar. Bunun için İttihat ve Terakki Cemiyetinin faaliyetlerine hız verdirdiler. Başta Adana olmak üzere memleketin çeşitli yerlerinde isyanlar çıkardılar. Neticede İttihat ve Terakki Partisine mensup bazı Türk subayları, Padişah'ı, Kanun-i Esasi'yi ilan etmeye zorladılar.[2]
İttihatçılar tarafından astırılan bildiriler Abdülhamid'e yapılan uyarılar niteliğindeydi. Bu bildirilerle Abdülhamid'e karşı savaş ilan edilirken, Makedonya ve Selanik'teki Mason localarının tam desteği alınmıştı. Abdülhamid, İttihatçıların tehditleri üzerine geri adım atmak zorunda kaldı. Amacı gereksiz yere kan dökmemek idi. Çünkü bazı İttihatçılar, yanlarına Balkanlar'da yaşayan azınlıklara mensup askerleri alarak dağda kurdukları çetelerle devletin merkezleri olan Yıldız ve Babıali üzerinde baskı yapmaya başlamışlardı. İttihatçılar tarafından küstah bir dille çekilen telgraf neticesinde Abdülhamid'in Meşrutiyet'i ilan etmekten başka bir ihtimali kalmamıştı.[26]
Üstad-ı Azam Kemalettin Apak, bu olayın ayrıntılarını şöyle anlatıyor:

«Serez'deki Makedonya Locası'nın azasından olan Serez mutasarrıfı Reşit Paşa kardeşimiz, Meşrutiyet ilanı günü Serez'den İstanbul Yıldız Sarayı'na, İkinci Sultan Abdülhamid'e telgraf çekerek "iki saate kadar Meşrutiyet ilan edilmediği ve cevap verilmediği takdirde ahali tebdili biat edecektir" demişti. Abdülhamid bu telgrafı alınca telaşlanmış ve müsvedde halinde olan bu cevabı tebyiz bile ettirmeden her tarafa telgraf çektirerek İkinci Meşrutiyet'i tamim mecburiyetinde kalmıştır.» [30]
İkinci Abdülhamid Han da 23 Temmuz 1908'de anayasayı tekrar yürürlüğe koyduğunu ilan etti. İkinci Meşrutiyet adı verilen bu olay, beklenenin aksine Osmanlı Devletinin dağılmasını daha da hızlandırdı. Avusturya-Macaristan imparatorluğu 1908'de Bosna-Hersek'i işgal ettiğini bildirdi. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bir gün sonra da Girit Yunanistan'a katıldığını açıkladı. Bu olaylar cereyan ederken 17 Aralık 1908'de yeni seçilen Meclis-i Meb'usan toplandı. En azılı Osmanlı düşmanları dahi mebus seçilerek meclise girmişti. Mecliste Osmanlı düşmanları daha etkiliydi.

Meşrutiyete göre Sultan, sadece sadrazam ile şeyhülislamı seçebiliyordu. Sadrazam da nazırları seçiyor, kabine güven oyu alırsa çalışıyor, meclis istediği zaman hükümeti düşürebiliyordu. Neticede devletin idaresi ehliyetsiz, tecrübesiz ellere geçti. Böylece çeşitli din, dil ve ırka mensup mebusların hepsi Osmanlı Devletinden ayrılarak istiklallerini ilan etmek için her türlü gayr-i meşru vasıtalara başvuruyorlardı. Binlerce Müslüman'ın kanına giren Yunan, Sırp, Bulgar ve Ermeni çeteleri için umumi af ilan edildi. Osmanlı Devletinden kaçan ne kadar isyancı varsa, hepsine yeniden kapılar açıldı ve bunlar İstanbul'a geldiler. İngilizler, Ruslar ve diğer Hıristiyan devletler, azınlıklara el altından bol miktarda silah gönderdiler.[2]
Yıllardır kurulması düşünülen fakat sürekli olarak Abdülhamid'in engellemeleri neticesinde başarısızlıkla sonuçlanan Büyük Türkiye Locası çalışmaları da Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte başarıya ulaştı. Üstad-ı Azam Kemalettin Apak ise masonluk-İttihat ve Terakki ittifakının, Meşrutiyet'in ilanından sonra da devam ettiğini vurgular:

«Masonluk bu bölgede İttihat Terakki Cemiyeti'ne nasıl hizmet etti ise, bilahare Meşrutiyet'in ilanını müteakip bu cemiyet de Türk masonluğunun teşkilatlanıp gelişmesine öylece hizmet etmiş ve onun yükselmesine amil olmuştur.» [26][31]
Meşrutiyet'in ilanından sonra masonların yapmış oldukları propagandalar sayesinde devlet kademesinde mason olmayanların Avrupa ülkelerinde itibar görmeyeceği inancı yaygınlaşmıştı. Araştırmacı-Yazar Mustafa Yalçın, Meşrutiyet'in ilanından sonra mason localarına artan talebi kitabında şöyle anlatıyor:

«Bu propagandalara aldananlar, gecikmeden soluğu mason teşkilatlarının gizli odalarında alıyorlardı. Önce İstanbul'da bir mason büyük şurası oluşturuluyor sonra ilk üyeler en yüksek mason basamağına yani 33. dereceye çıkarılıyordu. Masonluğun bu yüksek basamağına tırmanan biraderler arasında Talat Paşa, Mithat Şükrü Bey, Karasu, Davit Kohen vardı. Bu zatları birdenbire son basamağa çıkaran zat, Mısır Şuray-ı Ali azasından Sakanini biraderdi. Türk masonluğunun Siyon üçgenli tahtına yerleşen İttihat ve Terakki ileri gelenleri, diğer subayları da locaya girmeye zorlayarak kendilerine çekmeye çalışıyorlardı. İttihat Terakki, herkesi bünyesinde toplamaya çalışmakla bir siyasi oluşum havası vermek istiyordu. 31 Mart olayının ardından İttihat ve Terakki liderlerinden Talat Bey, masonlukta bir basamak daha çıkıyor ve büyük üstad oluyordu. Ayrıca memleketin her yerine, Elazığ'dan Malatya'ya varıncaya kadar İttihat Terakki kanalıyla localar açılır olmuştu. Az zamanda yalnız İstanbul'da 24 loca açılmıştı. Bütün memleketteki locaların sayısı 58'e ulaşmıştı.» [26][30]

21. 31 Mart Ayaklanması

İttihat ve Terakkî iktidarı, kısa zamanda halkın umûmî sûrette nefretini kazandı.Karşılaştığı tenkitleri şiddetle bastırıyor ve muhâliflerini gazeteci veya fikir adamı demeden suikastlerle yok ediyorlardı.[10][11] İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri, yaptıkları acemi siyasetleri ile ortalığı birbirine karıştırmışlardı. Yapacakları icraatlarda kendilerine destek olması için, Selanik'ten avcı taburlarını getirerek taş kışlaya yerleştirdiler.[2] Ancak bunların başlarındaki subaylar, kısa zamanda Beyoğlu âlemleriyle siyâset girdabına sürüklenip askerleriyle alâkalarını kestiler. Serbest kalan avcı taburları efrâdı, halkla temas edince, İttihat ve Terakkî'nin irtikap ettiği mel'ûnâne zulüm ve hıyânetlerini öğrenerek kendilerini korumaya memur oldukları bu kadroya karşı ayaklandılar.[10][11]
İttihatçılar, kendilerine karşı olanları çekinmeden öldürüyorlar, memlekette terör havası estiriyorlardı. Kısa zamanda halkın huzuru kaçtı. İttihatçılar, lanetle anılmaya başlandı. Yine bunların baskısıyla hükümet alaylı subayları ordudan çıkarttı. Bu sırada bazı gazeteler, İttihatçılara karşı halkın dini duygularını galeyana getiren neşriyat yaparak, halkı ve orduyu isyana teşvik ediyordu. Rumi 31 Mart günü dördüncü avcı taburuna bağlı askerler gece yarısı isyan ederek subaylarını hapsettiler. Padişah Abdülhamid Han, isyanı Hüseyin Hilmi Paşa'nın gönderdiği bir telgraf sonucu öğrendi. İsyancılar, sadrazamın azledilmesini, görevden alınan alaylı subayların tekrar orduya alınmasını istiyorlardı. Bunun üzerine Hüseyin Hilmi Paşa'yı sadrazamlıktan azlederek yerine Tevfik Paşa'yı getirdi ve Müşir Edhem Paşayı da harbiye nazırı yaptı. Mabeyin başkatibi ile isyancılara isyandan vazgeçtikleri takdirde affedildiklerine dair bir hatt-ı hümayun gönderdi. Bunun üzerine isyan bir miktar yatıştı. Ancak, ertesi gün yine alevlendi.

İsyanın Rumeli'deki yankısı büyük oldu. Hadisenin kim tarafından hazırlandığı belli olmadığı için, Sultan boy hedefi oldu. Üçüncü ordu ile gönüllü Bulgar müfrezesi ve Sırp, Yunan, Yahudi, Arnavut çetecilerden müteşekkil bir ordu kurularak İstanbul'a sevk edildi.

Mevcudu 15.000'e varan Hareket Ordusu, 24 Nisan'da Topkapı ve Edirnekapı'dan şehre girerek yol üzerindeki askeri karakolları teslim aldı ve Harbiye Nezaretini işgal etti. Taksim kışlası ile Taşkışla'daki mukavemet, şiddetli top ateşi karşısında kırıldı. Bu arada Yıldız Sarayının işgali sırasında Sultan Abdülhamid Han, kendisine sadık olan Birinci ordu ile, Hareket ordusuna karşı konulması hususunda yapılan teklifleri kabul etmeyerek; “Müslümanların halifesi olduğunu ve Müslüman'ı Müslüman'a kırdıramayacağını” söyledi. Eğer ülkenin en mükemmel ordusu olan Birinci Ordu'ya, karşı koyma emri verilseydi, derme çatma olan Hareket ordusu bir anda dağıtılabilirdi. Padişah'ın emrine boyun eğen askerler silahların teslim edince, 25 Nisan günü Hareket Ordusu, İstanbul'a hakim oldu. Mahmud Şevket Paşa, sıkıyönetim ilan ederek suçlu-suçsuz bir çok insanı idam ettirdi. Yüzlerce Balkan çetesiyle saraya girerek kıymetli eşyaları yağmaladı. İttihat ve Terakki, hakimiyetini devam ettirmek için İstanbul'da terör havası estirmeye başladı.[2]

Abdülhamid, Selanik Sürgünü

22. Sultan Abdülhamid'in Hal'i (Tahttan İndirilmesi)

Sultân Abdülhamîd, bu gürûha karşı -maalesef- aşırı merhameti sebebiyle hareketsiz kaldı. Halbuki sarayının etrafında iyi tâlim ve terbiye görmüş otuz bin asker vardı. Neticede tâç ve tahtı için su hengâmede bile kan dökmeye râzı olmadı.[10][11] İsteseydi yalnız Taksim ve Taş kışladaki talimli asker ve sadık subaylar, gelen çapulcu alaylarını darmadağınık edebilirdi. Fakat, kardeş kanının dökülmesini istemedi. İstanbul'a giren hareket ordusu kumandanları, doğru Yıldız sarayına geldiler. Hazineyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yadigârları ve dünyanın en zengin kütüphanelerinden olan saray kitaplığının bir kısmını yağma ettiler. Padişahın altın arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Bu barbarca saldıranlar, birer kahraman, kurtarıcı ilan edildi.[9]
27 Nisan 1909 günü, Ayan ve Mebuslar meclisi toplandı. Ayan'dan Gazi Ahmed Muhtar Paşa, kürsüye gelerek, önceden kararlaştırıldığı gibi Padişah'ın hal' edilmesini teklif etmişti. Bu teklif kabul edildikten sonra, yine Gazi Ahmet Muhtar Paşa, hal' kararının bir fetvaya istinat ettirilmesi lüzumuna işaret etmişti. Hal' fetvasının ilk müsveddesini mebuslardan Elmalılı Hamdi Yazır hoca yazmıştı. Fetvada Sultan Abdülhamid Han'a 31 Mart İsyanına sebep olmak, din kitaplarını tahrif etmek ve yakmak, devletin hazinesini israf etmek, insanları suçsuz oldukları halde idam ettirmek... gibi asılsız suçlar yükleniyordu. Fetva emini Hacı Nuri Efendi, bu suçlamaların iftira olduğunu ileri sürerek fetvayı imzalamadı. Ancak Meclis, bu fetva gereği Sultan'ı hal' kararı aldı.[2]
Usûlen tanzîm edilen bu fetvâ, tamamen haksiz ve mesnetsizdi. Kendisine bulunabilen kusur, "kütüb-i mu'tebere-i dîniyyeyi cem' u ihrâk", yâni mûteber dînî kitapları toplatıp yaktırmaktı.

Bu bühtanın asli sudur: O zaman Kurân-i Kerîm'in şahıslarca basım ve yayını yasaktı. Kurân-ı Kerîm'i devlet bastırır ve parasız dağıtırdı. Şahısların Kurân-i Kerîm tab'ında gereken ihtimâmı gösteremeyecekleri düşüncesiyle konulmuş bulunan bu yasağa rağmen Kurân-i Kerîm tab' olursa, bunlar müsâdere edilip ihrâk olunur (yakılır), külleri de îtinâ ile çiğnenmeyecek bir toprağa gömülürdü.[10][11]
İttihad ve Terakki merkez-i umumîsi azalarından Fatin Gökmen'in aktardığına göre; Sultan Abdülhamid'in hıyanetine ilişkin bir vesika bulmak amacıyla Hâfız İsmail Hakkı Paşa ile birlikte hazine-i hassa'nın tüm evraklarını ve hesaplarını tetkike memur edilirler. Üç aylık tetkikleri sırasında; Bulgar Kralı'ndan gelen bir telgraf bulurlar. Kralın gönderdiği telgraf metni şöyledir:

“Edirne'yi bana verirseniz ben Hareket Ordusu'nu dağıtırım ve saltanatınız tehlikeden masun kalır.”

Sultan Abdülhamid ise telgrafında şu karşılığı verir:

“Ben ne saltanatım ne de hanedanım için Müslüman askerlerinin üzerine bir Hıristiyan ordusunun taarruzunu asla istemem.”

Bunları anlatırken gözleri yaşaran Fatin Gökmen: “Biz bu telgrafı bulunca hayretten donakaldık. Ve o zaman kanaat getirdik ki merhum Sultan Hamid'e isnat olunan kötülüklerin hepsi yalan ve iftiradır...” [32][33]
diğer taraftan, hal' fetvâsı ait olduğu makamdan sâdir olmamıştır. Bu maksatla parlamentoya celbedilen ve kendisine baskı tatbik edilen fetvâ emîni Hacı Nûrî Efendi, Pâdişâh'ın hal'i için kâfî bir ser'î sebep mevcut olmadığını beyândan sonra:

"Hal', meşûmdur (uğursuzdur)! Sultân Abdülazîz hal' edildi. Arkasından koca Rumeli elden gitti. Rumeli'den milyonlarca muhâcir İstanbul'a geldi. Medrese ve câmîler, lebalep bunlarla doldu. Ben o zaman medrese talebesiydim. Yetîm çocukları sırtımda taşımaktan omuzlarım çürümüştü. Mâdem ki ille de Pâdişâh'ın hal'ini arzu ediyorsunuz, kendisine arz ediniz; O, kendi kendisini azletsin!.." dedi.
Bu münâkaşaya şâhit olan Talat Paşa, ipin ucunun elinden kaçacağını anlayınca, ulemâdan olan milletvekillerine istenilen fetvâyı vermeleri için baskı yaptı. Bu baskı neticesinde tefsir sâhibi Elmalılı Hamdi Efendi'nin takrîri (söyleyip yazdırması) ile Sultân Abdülhamîd Han hakkındaki mâhut hal' fetvâsı ortaya çıktı.[10][11]

Nihayet, hal' kararını Padişah'a tebliğ için, Ayan ve Mebusan'ı temsilen bir heyet seçilmiş ve Yıldız Sarayına gönderilmişti.

Sultan Abdülhamid Han'a hal'ini tebliğ için Yıldız'a gönderilen heyetin teşekkül tarzı ise, Türk tarihinin en yüz kızartıcı hadiselerinden birisi oldu. Bütün Osmanlı tebaasını temsil etmesi gerektiği iddiası ile teşekkül olunan heyette tek bir Türk yoktu. Bunlar; Yahudi Emanuel Karasso, Arnavut Esat Toptani, Ermeni Aram Efendi ve Padişah'ın uzun seneler yaverliğini yapmış olan katışık soydan Arif Hikmet Paşa idiler. Padişah, hal' kararını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu, mabeyin başkatibi Cevad Bey'e sorup öğrenince; “Bir Türk padişahına, İslam halifesine hal' kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?!” demekten kendini alamadı.[2]
Sultân, bu heyette su Yahûdî çıfıtı da görünce, diğerlerine dönüp:

«Sizler, Müslümansınız! Beni halîfe olarak görüp görmemeyi arzu etmek hakkınızdır. Lâkin bu Yahudi'nin aranızda işi ne?!.»
deyince, diğerleri, bu söz üzerine başlarını önlerine eğdiler. O zaman Sultân, bütün bu olanların mukadderât îcâbı olduğunu düşünerek:

"Bu, azîz ve alîm olan Allâh'ın takdîridir..." meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.[10][11]

İttihatçılar, o gece (27 Nisan 1909) Sultan Abdülhamid Han'ı İstanbul'dan çıkararak, kontrol altında tutabilecekleri Selanik'e naklettiler.

Bu sırada hiçbir şeyini almasına izin verilmedi. Padişah'a yolculuğunda üç kızı ile oğullarının ikisi refakat etti. Selanik'te Alatini Köşkü kendisine tahsis edildi.[2] Bu köşk, zengin bir Yahudi ailesi olan Alatini biraderlere aitti.[10][11] Burada çok sıkı bir nezaret içinde acıklı yıllar geçirdi. Gazete okumasına dahi izin verilmedi.[2]
Burada sıradan bir adama bile revâ görülmeyecek zulüm ve baskılar altında tutuldu. Çoluk-çocuk bütün âile efrâdı günlerce aç bırakıldı. "Emlâk-i sâhâne"si millîleştirildiği (!) gibi, menkul serveti de tamamen elinden alindi.
Hareket Ordusu, İstanbul'a geldiğinde Pâdişâh'ın tahttan indirilmesini müteakiben Yıldız Sarayı'nı tamamen yağmalayarak zenginleşmiş bulunan subaylar, bir de bu sürgün hâdisesinden sonraki yağma ile "orduya hediye" (!) adi altında âdetâ büyük bir servete kondular. O derecede ki, takriben on yıl sonra Sultân Vahidüddîn merhûmun tâlimatı ile yapılan tahkîkatta ortaya çıkan tablo yüz kızartıcıdır. Yagmagir ve hırsızların listesi, Hareket Ordusu Mahmud Şevket Paşa'dan başlayarak en küçük zâbite kadar kocaman bir liste teşkil etmiş, fakat o buhranlı zamanda bu hıyânetin hesâbini sormak -maalesef- mümkün olmamıştır.

Sultân Abdülhamîd Han'ı bertaraf eden İttihat ve Terakkî erkânı ülkeyi câhilâne bir sûrette idâre etmeye başladı. Yumuşak huylu pâdişâh Sultân Reşâd, kendilerinin elinde âciz bir kukladan farksızdı.[10][11]

Sultan Abdülhamid Han, Selanik'te üç yıldan fazla kaldı. Yunanistan'ın Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi üzerine, Büyük kabine denilen Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesi, Sultan Abdülhamid Han'ın Selanik'te muhafazası zorlaşacağından, İstanbul'a nakledilmesini kararlaştırdı. Sultan Reşad da bu kararı tasdik etti.

1 Kasım 1912 günü Loreley vapuru ile İstanbul'a getirilen Hakan-ı sabık (eski padişah), ikametine tahsis olunan Beylerbeyi Sarayına yerleştirildi.

Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayında beş buçuk yıl yaşadı. Bu müddet zarfında, otuz üç yıl dahiyane bir denge siyaseti ile harp riskine sokmadan ayakta tutmaya çalıştığı devletin bir oldu bittiye getirilerek savaş-ı umumi felaketine sürüklendiğine şahit oldu.[2]
Sultan Hamid hanın kansız ve huzur içinde geçen idaresinden sonra memleket, siyasi idamlar, suikastler ülkesi oldu. Çok kimseleri idam ettiler. Birbirlerini, hatta kendi başkumandanları olan Mahmud Şevket paşayı da dört aylık sadrazam iken 11 Haziran 1331 (1913) de kendileri öldürdü. Yerine getirilen Mısır prensi Said Halim paşanın 3 sene, 7 ay ve 23 günlük ve bunun yerine gelen Talat paşanın bir buçuk senelik sadaret zamanlarında, memleket karma karışık oldu. Herkes, ölüm, hapis korkusu içinde idi. Can, mal ve namus emniyeti kalmadı. İslam düşmanlığı, küfür ve irtidad moda olmaya başladı. Her vilayette zalimler türedi. 1329 (m. 1911) da Arnavut isyanı oldu. Mahmud Şevket paşa büyük kuvvetle önleyemedi. Sultan Reşad 16 Haziranda Kosova'ya gitti. 522 sene önce, dedesinin zafer kazandığı yerde, yüz bin Arnavut ile Cuma namazı kıldı. Huzuru temin etti. Mahmud Şevket paşanın 82 taburla yapamadığını, sultan Muhammed Reşad, bir gövde gösterisi ile temin eyledi.[9]
İttihat ve Terakkî hükümetinin gaflet ve cehâletleri, birçok acı felâketlere sebep oldu. Trablusgarb'daki mahallî mukâvemet devâm ederken Balkan Harbi çıktı. Ordunun hiçbir ciddî hazırlığı ve istihbaratı yoktu. Düşmanın süratle ilenmesi karşısında Selânik'i tehlikede gören İttihat ve Terakkî hükümeti, Sultân Abdülhamîd'i oradan İstanbul'a nakletmek teşebbüsünde bulundu. Sultân Abdülhamîd, ne sebeple İstanbul'a nakledilmek istendiğini sorunca, kendisine karşı karşıya bulundukları askerî tehlike nakledilerek, düşmanın Selânik'e yaklaşmakta olduğu bildirildi. Pâdişâh'ın dış dünyâ ile yıllardan beri bütün alâkası kesilmiş bulunduğundan olup bitenlerden haberi yoktu. Durumu öğrenince dehşete kapıldı ve:

"–Gâlibâ siz kiliseler meselesini hallettiniz!.." diye hicranla haykırdı.

Ardından bunu kendisine haber veren Râsim Bey'e büyük bir öfke ile:

"Râsim Bey! Râsim Bey!.. Selânik demek, İstanbul'un anahtarı demektir! Ordumuz nerede, askerimiz nerede?.. Ecdâd kanlarıyla sulanan bu toprakları nasıl terk ederiz? Biz buraları bırakıp gidersek, târih ve ecdâd bizim yüzümüze tükürmez mi?.. Birâderim Hazretleri, buranın tahliyesine râzı mi oldular? nasıl olur? Hayır, ben râzı değilim!... Yetmiş yaşımda olduğuma bakmayın! Bana bir tüfek verin, asker evlatlarımla beraber Selânik'i son nefesime kadar müdâfaa edeceğim..." dedi.

Fakat kendisine Sultân Reşâd'ın selâmı ve ricâsı iletilince, bir Osmanlı hânedânı mensûbu olmanın mesûliyeti ile Pâdişâh'ın irâdesine boyun eğmek zorunda kalarak İstanbul'a nakledilmeyi kabul ederken, büyük bir teessür içindeydi.

Doğruydu. Balkan kavimlerinin aralarında bir ittifak kurulmasının asil sebebi, kiliseler meselesinin halledilmiş olmasıydı.

Oysa Abdülhamîd Han, İstanbul'da Balat'taki Rum Ortodoks patrikliğinin karşısına bunların Rum patrikliğine muâdil ve onunla ayni hukûka sahip "erkşahlık" adıyla Bulgar kilise riyâsetini tesis etmişti. Patrikhâne demek olan bu müessesenin binasını da, bir gecede monte ettirmişti.

Bu surette Bulgar kilisesi, Sultân Abdülhamîd'in bu siyâsî manevrası ile teessüs etmiş oldu. Bu bir ihtiyaç olduğu ortaya çıkınca, Bulgar ve Rumlar'ın müştereken oturdukları yerlerde kavga başladı.

Gâfil İttihatçılar, işbaşına gelince, "kiliseler kanunu" denilen bir kanun çıkardılar. Rum ve Bulgarlar'ın müştereken yaşadıkları yerlerdeki kiliseleri onlar arasında taksimi için nüfûs ekseriyetini esas aldılar. Sayım yaptılar. Hangi taraf ekseriyette ise kiliseyi hükümet kuvvetlerini kullanarak o tarafa teslim edip kilisesiz kalan tarafa da iki sene içinde devlet parasıyla yeni bir kilise yaptırarak aralarındaki ihtilâfı bertaraf ettiler.

Bu surette kiliseler kavgası hitâma erince, Bulgarlar ve Yunanlar, birkaç yıl içinde dost oldukları gibi, ezelî düşmanımız Sırplılar'ı da yanlarına alarak Balkan Harbi'ni başlattılar.

İttihat ve Terakkî hükümetlerinin cehâlet ve hıyânetleri saymakla bitmez... Sultân Abdülhamîd Han'ın artık Yahûdî güdümüne girmiş bulunan İngiliz siyâsetine karşı Almanları tahrîk etmesinin mâhiyetini anlayamayan İttihatçılar, Balkan Harbi'ni müteakiben ortaya çıkan I. Cihan Harbi'ne de Almanlar''n yanında girmek ahmaklığını gösterdiler. Hem de bir Yahûdî emr-i vâkîsi ile...

İttihatçılar, düşman tazyîkinden kaçıyormuş gibi yaparak Çanakkale Boğazı'ndan içeriye giren Goben ve Breslaw isimli iki Alman zırhlısını güyâ onları satın alıyorlarmış gibi göstererek müttefiklerin protestolarından kurtulmak istediler. Bu gemilerin filo kumandanı Amiral Suson Yahûdî asıllı idi. Hususî bir tâlimatla hareket ediyordu. Gemi efrâdının İstanbul'da sıkıldığını söyleyerek Karadeniz'e açılmak müsaadesi istedi. Artik Osmanlı bayrağı çekmiş olan bu gemilere bir Türk kumandan tâyin edilmemişti. Amiral Suson, Karadeniz'de bir Rus nakliye gemisine taarruz ederek Osmanlı Devleti'ni bu emr-i vâkî ile harbe soktuğu zaman, bundan, Enver Paşa dışında hükümet erkânından hiç kimsenin haberi yoktu.

Henüz Balkan Harbi fâciasının yaraları sarılmamışken sırf Almanlar'ın yükünü hafifletmek maksadıyla Osmanlı Devleti'nin hazırlıksız bir surette harbe dâhil olması, yıkılışın en korkunç âmili olmuştur.

Harbin sonu belli olmaya başladığı hengâmede, Sultân Abdülhamîd'i devirmekle hatâ ettiklerini nihâyet anlayabilen İttihat ve Terakkî reisleri Enver ve Talat Paşalar, artik Beylerbeyi Sarayı'nda ikâmet etmekte bulunan mahlû (tahttan indirilmiş) Pâdişâh'ı ziyâret edip fikrini sordular. O koca Sultân, bir atlas getirterek onlara, İngiliz sömürgelerini göstertti. Nüfûslarını yekûn ettirdi. Sonra Almanlar''n sömürgelerini sordu. Tâbi Almanlar''n sömürgesi olmadığı ortaya çıktı. Sultân keder dolu bir hüzünle:

"Şu hesâbi da mi yapamadınız?!. Hiç İngiltere'ye karşı Almanlar''n yanında harbe girilir miydi? Ben Almanlar'ı İngiliz emellerini dengelemek için kullandım. Bundan öteye bir şey düşünmedim. Simdi fikrimi soruyorsunuz!.. Bu evvelce gerekliydi; artik çok geç!.." dedi.

İkisi de nemli gözlerle sarayı terk ederlerken:

"Bizler, böyle bir sultanin kıymetini takdîr edemedik! Ne büyük bir hatâya düştük!.." diyorlardı.[10][11]
Sultan Abdülhamid, 18 Mart 1917 tarihinde hatıratına şunları yazıyordu: "Düşünüyorum. Üç kıtaya yayılmış koskoca bir cihangirlik, on yılda bir avuç toprak haline geldi. Vebali kimin?.. Kimin olduğunu bulsak ne işe yarar, vatan elden gittikten sonra..." [34]
Ebüzziya takviminin 19 Şubat 1945 pazartesi yaprağında diyor ki:
«Meşrutiyetin başlangıcı, memleketimiz için büyük felaket ve ziyanlara sebep oldu. Çünkü 1911 de Trablusgarb İtalyanlara bırakıldı. 1912 de Balkan harbi bozgunu oldu. İki büyük kıta ile ilişiğimiz kesildi. Afrika'da 1.200.000 kilometre², Rumeli'de 250.000 kilometre² yerimiz elden gitti. Birinci cihan harbinde de 1.000.000 kilometre²den fazla toprak kayboldu. Koca imparatorluk, yağma edildi. Bu felaketlere, ittihat ve terakkinin, gafil, cahil, fırkacı, inatçı, bölücü idaresi sebep oldu.» [9]

İngilizler ile Fransızların Çanakkale Boğazını zorladıkları günlerdi. Boğaz istihkamlarının dayanamayacağı ve düşman donanmasının Marmara Denizine geçebileceğinden endişe edildiği için bir tedbir olarak padişahın ve hükümetin Eskişehir'e nakli kararlaştırılmıştı. Durum Abdülhamid Han'a bildirilince; “Ben Fatih'in torunuyum. Hiçbir vakit Bizans İmparatoru Kostantin'den aşağı kalamam. Dedem, İstanbul'u alırken; Kostantin, askerinin başında savaşa savaşa ölmüştür. Biraderim, nereye giderse gitsinler. Fakat o ve hükümet, İstanbul'dan ayrılırlarsa bir daha dönemezler. Bana gelince; ben, Beylerbeyi Sarayından ayağımı dışarıya atmam!” diye cevap verdi. Onun bu kararlılığı karşısında hükümet, İstanbul'da kaldı. Böylece devletin daha o gün yıkılmasını önlemiş oldu.[2]

23. Vefatı

Abdülhamid Han, Savaş-ı Umuminin sonuna yaklaşıldığı 1918 yılının Şubat ayı başında hastalandı. Yetmiş yedi yaşındaydı. Şiddetli bir nezleye tutulmuş, yaşlılığından dolayı yatağa düşmüştü. 10 Şubat 1918 günü akşamı vefat etti ve [2] büyükbabası için Divanyolu'nda yaptırılmış olan [14] Çemberlitaş'taki Sultan Mahmud türbesine defnedildi.[2] Vefatında 75 yaşını 4 ay geçiyordu.[15]
Ulu Hâkan, 1918'de vefât ettiği zaman bütün mağdur ve mazlûm millet yas bağlamış, bütün İstanbul halkı görülmemiş mahşerî bir kalabalıkla O'nu dîvân yolundaki türbesine defnederek Âhiret'e yolcu ederlerken bazıları:

"Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Ulu Hakan?" diyerek ağıt yakmışlardır.[10][11]
İttihat ve Terakki'nin Türk ve milliyetçi kadrosu, Abdülhamîd'în ne büyük, hattâ emsalsiz bir Padişah olduğunu biliyor, fakat onu makamına iade etmek ve tutulan istikameti değiştirmek için vaktin geçmiş olduğunu esefle görüyordu. İttihatçılık hareketinde eser müessiri aşmış ve gizli tesir (Yahudi ve Mason tesiri) artık istikamet değiştirmeyi imkânsız hale getirmişti. Nitekim Abdülhamîd'in cenaze namazında hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alamayan Talât Paşa bu ince ruh ukdesinin ilancısı olmuştur.[35]
Birinci cihan harbine Osmanlılar üç milyon askerle katıldı. Bir milyon zayi eyledi. Bunun dörtyüzbini cephede şehid oldu. Müttefiklerimizin mevcudu yirmi üç milyon olup, onbeşbuçuk milyon zayiatımız oldu. Bunun üçbuçukmilyonu cephede öldü. Düşman orduları mevcudu, kırk üç milyon idi. Bunların yirmi üç milyonu zayi oldu. Yalnız beş buçuk milyonu cephede öldü.[9]

Sultan Abdülhamid'i tahttan indiren paşalar ise sonunda, memleketi düşman çizmeleri altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver Paşa, Talat Paşa, Doktor Behaeddin Şakir, Doktor Nazım, 30 Ekim 1918'de Mondros Antlaşmasını imza ettikten sonra, gece yarısı ülkeyi terk ettiler. Talat Paşa, 1921'de 49 yaşında Berlin'de, Enver Paşa 1922'de 40 yaşında Türkistan'da, Cemal Paşa da 1922'de 50 yaşında Tiflis'te öldürüldüler.[2]
Avrupa'daki mason locaları, bu başarılarını uzaktan keyif ile seyrediyorlar, İslamiyet'i yok etmek için, yeni planlar hazırlıyorlardı. Masonlar, ittihatçılara yaptırdıkları bu cinayetleri Mithat paşa ve arkadaşları gibi maşalarla, daha otuz bir yıl önce ve pek kıyasıya yaptıracaklardı. Fakat, çok akıllı, zeki, ileriyi görüşü keskin ve tam Müslüman olan, ikinci Abdülhamid han, bunu anlamış, bu felaketleri önlemiş, İslam âlemine saadet, huzur sağlamıştı. Bunun için, bu yüce hakana, kızıl sultan, korkak, zalim gibi isimler taktılar. Böylece gençleri aldatmaya, onun sevgisini, büyüklüğünü gönüllerden çıkarmaya uğraştılar.[9]
Kendisine karşı en çirkin ve şiddetli muhâlefeti göstermiş bulunanlar bile, zamanla ve arkasından sökün etmiş olan fâciaların îkâzıyla uyanarak nedâmet hislerini terennüm etmişlerdir. Bunlardan biri olan filozof Rızâ Tevfîk'in de kulaktan kulağa yayılıp meşhur olmuş bulunan Abdülhamîd-i Sânî'nin Rûhâniyetinden Istimdâd isimli şiirini dikkatlerinize sunalım:

Nerdesin şevketli Abdülhamîd Han?
Feryâdim varır mi bârıgâhına?..
Târihler adini andığı zaman;
Sana hak verecek ey koca Sultan!
Bizdik utanmadan iftirâ atan;
Asrin en siyâsî Pâdişâhına!..
pâdişâh hem zâlim hem deli dedik;
İhtilâle kıyâm etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse biz "belî" dedik;
Çalıştık fitnenin intibâhına...
Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz;
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz;
Sâde deli değil, edebsizmişiz;
Tükürdük atalar kıblegâhına!..
Nâdimlerden biri olan Süleyman Nazif de nedâmet hislerini söyle ifâde eder:
Kaç zamandır gelmemişken yâda biz;
İşte geldik Sen'den istimdâda biz;
Hasret olduk eski istibdâda biz!..
[10][11]
İkinci Abdülhamid'in sekizi erkek, dokuzu da kız olmak üzere 17 çocuğu dünyaya gelmiştir.

Çocukları: Mehmed Efendi (1871-1937), Abdülkadir Efendi (1878-1945), Ahmed Efendi (1878-1945), Burhaneddin Efendi (1885-1948), Abdürrahim Efendi (1894-1954), Nureddin Efendi (1901-1950), Bedreddin Efendi (1901-1904), Mehmed Abid Efendi (1904-?) , Ulviye Sultan (1868-1872), Zekiye Sultan (1878-1952), Naime Sultan (1876-1945), Naile Sultan (1884-1956), Şadiye Sultan (1887-1977), Ayşe Sultan (1887-1977), Refika Sultan (1907-1908).[15]

24. Eserleri

Sultan Abdülhamid zamanında, her vilayette mektepler, hastaneler, yollar, çeşmeler, yapıldı. Viyana'dan başka bir yerde eşi bulunmayan modern bir tıp fakültesi açıldı. 1876'da Mekteb-i Mülkiyeyi yaptırdığı gibi 1879'da da bir müze yaptırdı. 1880'de Hukuk Mektebi ve Divan-ı Muhasebatı (Sayıştay) kurdu. Beyoğlu Kadın Hastanesini yaptırdı. 1881'de Güzel Sanatlar Akademisi, 1883'te Yüksek Ticaret Mektebi, 1884'te Yüksek Mühendis Mektebi ve Yatılı Kız Lisesi açıldı. 1886'da Terkos Suyunu İstanbul'a getirtti ve Mülkiye Lisesini açtı. 1887'de Alman İmparatoru İstanbul'a geldiğinde, Sultan Ahmed Meydanında Alman Çeşmesi yapıldı. 1889'da Bursa'da İpekçilik Mektebini yaptırdı. 1891'de Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi ile Kağıthane'de bir poligon kurdurdu. 1890'da Bursa demiryolunu ve Aşiret Mektebini yaptırdı. 1891'de Üsküdar Lisesi ve Rüşdiyye Mektepleri ve yeni postane binası ve Osmanlı Bankası ile reji binalarını ve Yafa-Kudüs demiryolu ile Ankara demiryolu yapıldı. Yine 1892'de Hamidiye Kağıt Fabrikası, Kadıköy Havagazı Fabrikası ve Beyrut Limanı Rıhtımını yaptırdı. 1893'te Osmanlı sigorta şirketi, Küçüksu Barajı ve Manastır-Selanik demiryolu yapıldı. 1894'te Şam-Horan demiryolu ve Eskişehir-Kütahya demiryolu yapıldı. Yine 1894'te Hamidiye Yüksek Ticaret Mektebi ve Galata-Tophane Rıhtımı, Dolmabahçe Saat Kulesi inşa edildi. 1895'te Beyrut-Şam demiryolu, Darülaceze binası, mum fabrikası, Afyon-Konya demiryolu, Sakız Limanı Rıhtımı, şimdiki İstanbul Lisesi binası, İstanbul-Selanik demiryolu yapıldı. Ereğli kömür ocakları çalıştırıldı. 1896'da Tuna Nehrinde Demirkapı Kanalını, Kapalıçarşı tamirini yaptırdı. Akıl Hastanesini, 1900'de Medine-i münevvereye kadar telgraf hattı yaptırdı. 1902'de Hamidiye Hicaz demiryolu Zerka'ya kadar işledi. Kağıthane'deki Hamidiye suyu İstanbul'a getirildi. Yeni balıkhane, Haydarpaşa Rıhtımı, Maden Arama Mektebi, Şam'da Tıbbiye-i Mülkiye yapıldı. Haydarpaşa'da 1903'te Askeri Tıbbiye Mekteb-i Şahanesi, 1904'te Dilsiz ve Sağırlar Mektebi açıldı. 1904'te Bingazi'ye telgraf hattı yapıldı. 1905'te İstanbul-Köstence kablosu döşendi. Haydarpaşa İstasyon Binası yapıldı. Beşiktaş Tepesindeki Yıldız Sarayı ve önündeki camiyi yaptırdı. Velhasıl Avrupa'da yapılan yeniliklerin hepsini en modern şekilde yurdumuzda yaptırdı.

Ne yazık ki, 1909'da tahttan indirilince, bütün bu ilerlemeler durdu ve memleket kana boyandı. Abdülhamid Han, İstanbul-Eskişehir-Ankara ve Eskişehir-Adana-Bağdat ve Adana- Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Din bilgileri, fen ve edebiyat ile ilgili pek çok kitap bastırdı. Köylere kadar kurslar açtırdı. Parasız kitaplar gönderdi. Harp gücünü kaybetmiş olan eski gemileri Haliç'e çekip Avrupa'da yapılan üstün evsaflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. Askeri, subayı öyle şerefli olmuştu ki, bir kahvenin önünden bir binbaşı geçerken, kahvede oturanlar ayağa kalkarak saygı gösterirlerdi. Öyle bereket vardı ki, bir binbaşının evinde pişen yemekten, bir mahalle fakirlerinin karnı doyardı. Bütün millet, sivil, asker, herkes birbirini severdi.[2]

25. Abdülhamid Hakkında Yanlış Bildiğimiz 10 Şey

Geçtiğimiz 10 Şubat günü Sultan II. Abdülhamid'in 91. ölüm yıldönümüydü. Hakkında olumlu bir şey söylemenin bile cesaret istediği yıllar yaşadık ama artık mızraklar çuvallara sığmaz oldu. Çuvalları delip çıkan gerçeğin mızrakları hepimizi şaşırtıyor. Neler mi onlar? Sayıları çok fazla ama içlerinden 10 tanesini seçtim. Beraber çıkarmaya çalışalım mı?

1. Kızıl Sultandı (!)

Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid'in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid'in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte "Kızıl", yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid'e Jön Türkler neden "Kızıl Sultan" dediler? 1915'te yüz binlerce Ermeni'yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.

2. Meşrutiyet düşmanıydı (!)

93 Harbi'nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.

3. Milleti cahil bıraktı (!)

Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan'ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950'li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895'te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923'te bu sayı 95'e düşmüştür.

1895'teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.

4. Denizciliğe düşmandı (!)

Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı'nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid, "karacı" idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye'nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?

5. Keyfî sansür uyguladı (!)

Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan "cellat sansürü"yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid'inki.

6. Hafiye teşkilatı zararlıydı (!)

Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa'nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid'in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı'nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu.

Devlet Londra, Paris ve Petersburg'dan yönetiliyor, "Hasta Adam"ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suiistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.

7. Despottu (!)

'İstibdat' kelimesini 'despotizm' diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde "istibdat" meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun 'istibdat'ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.

8. 31 Mart'ı tertiplemişti (!)

31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal (Tengirşenk), 31 Mart'ın Abdülhamid'in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey'e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: "Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı'nın hazinesi karşılayabilir."

9. Hamidiye Alayları gereksizdi (!)

Hamidiye Alayları, şunlara yaramıştı:
  1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi.
  2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu.
  3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu.
  4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı.
  5. Çocuklar İstanbul'daki Aşiret Mektebi'nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler.
  6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi.
  7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun imarına çalışıldı...

10. Korkaktı (!)

Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bey'in dediği gibi "Abdülhamid'in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu." Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid'di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan'a söyledikleri karakterini iyi özetler: "Kalbimde yalnız ALLAH korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem." [36]

26. Hakkında Ne Dediler?

«Abdulhamid'i anlamak, her şeyi anlamak olacaktır!» (Necip Fazıl Kısakürek)

«100 gram aklın 90 gramı Abdulhamid Han'da, 5 gramı bende, 5 gramı da diğer siyasilerdedir!» (Prens Bismarck)

«Sen, bir anne gibi tuttun ufukları...» (Sezai Karakoç)

«Abdülhamid devrinin her yirmi dört saati bin muamma ile doludur.» (Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu)

«İlk şaşırmak ilk adımda başladı diyorum.Daire-i hususiye bu mu idi?(Halid Ziya Uşaklıgil)

«Çok hassasiyetli, azametli idi. Hiç şüphesiz şahsen merhametli idi.» (Fethi Okyar)

«Bize ümmetin günahını kendinde bulmak,kendinde yenmek, kendisiyle fenaya erdirmek isteyen ruh dünyasının kahramanları lazımdır.» (Nurettin Topçu)

«II. Abdülhamit, meziyet ve kusurları ile son imparatordu. Ondan sonra Osmanlı tahtının bir pırıltısı ve ağırlığı kalmamıştı.»
(Turgut Özakman-Diriliş/Çanakkale 1915'ten)

«Onlar sanıyorlar ki ,biz sussak mesele kalmayacak,Halbuki biz sussak tarih susmayacak,Tarih sussa,Hakikat susmayacak.» (Sezai Karakoç)

«Dünyanın son hükümdarı,son evrensel imparator 2.Abdülhamid han'dır.» (İlber Ortaylı)

«Sen değil naşın hükümdar olsa elyakdır bize/ Dönsün etsin taht-ı Osmaniye tabutun cülus» (Ahmet Rasim)

«Abdülhamid'in yönetim tarzı azami müsamahadır» (Mustafa Kemal ATATÜRK)

«Padişah Abdülhamid sayesinde Batı âlemi, bilhassa Dışişleri teşkilatları; Halifeye, İslâm âleminin Papası gözüyle bakıyorlardı. Onun bu sıfatla kullanabileceği nüfuzdan çekiniyorlar, hattâ korkuyorlardı.» (Wanbery) [37]
Hakkında haksız hükümler verilen mazlum padişah'ı, şerefli hizmetleri bulunan bu değerli idareciyi bir defa daha rahmetle yâd edip, hayatı hakkında bu kısa tetkikimizi Yahya Kemal'in kendisi için yazdığı kıtasıyla noktalıyoruz. Şöyle diyor Yahya Kemal:

"Ey şehryâr-ı â'tıfet-âsâr-ı muhterem
Ey Tâc-dâr-ı mâ'delet-efkâr-ı zu'1-kerem
Sensin, o pâdşâh-ı dil-âgâh-ı pür-himem
Kim vasf-ı Hazretin'de senin her ne söylesem
Abradır ey Halîfe-i pür-lutf-u mâ'delet"
[5]
<< Önceki Sayfa

Kaynaklar

[1] Mehmet Akif Ersoy, "Safahat", "Zulmü Alkışlayamam" şiirinden.
[2] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Abdülhamid Han II" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1993.
[3] Ocak Dergisi, 11 Mayıs 1956, sayı: 11.
[4] www.nihalatsiz.org/abdulhamidhan.htm
[5] www.sevde.de/Tarihe_san_ver/ABDULHAMiD_HAN.htm
[6] Mustafa Armağan, "Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı", Ufuk Kitap, Nisan 2006, Arka kapak yazısı
[7] tr.wikipedia.org/wiki/Abdülhamid'in_Kurtlarla_Dansı_(kitap)
[8] K. Mehmet Hocaoğlu, "Abdülhamid Han ve Muhtıraları", Türkiyat Matbaacılık, İstanbul 1989. s. 7, 9-14,
[9] www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2460
[10] www.enfal.de/ecdad18.htm
[11] Osman Topbaş, "II. Abdülhamid Han", Altınloluk dergisi, Kasım/Aralık 1997
[12] www.turksultans.com/sultans.php?id=38
[13] Mustafa Turan, "Artısıyla Eksisiyle Sultan 2.Abdülhamit Han"
[14] tr.wikipedia.org/wiki/II._Abdülhamit
[15] Mustafa Keleş & Fatih Kaya, "Sultan II. Abdulhamid Han", www.muhammedmucahid.com/y/Sahsiyetler/Tarihisahsiyetler/abdulhamidhan.htm
[16] www.osmanli700.gen.tr/padisahlar/34index.html
[17] Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, "Abdülhamid Han II" maddesi, c.1., s. 33-51.
[18] Mehmet Aydın, "II. Abdülhamid Han'ın Liderlik Sırları", İzci Yayınları, İstanbul 1999.
[19] Mustafa R. Özgür, "Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid Han", www.hicrandergisi.com/insanvehayat/osmanli-sultani-2-abdulhamid-han.html
[20] Ayşe Osmanoğlu, "Babam Sultan Abdülhamid (Hatıralarım)", 3. baskı, Ankara 1986, Selçuk Yayınları, s. 24-25.
[21] Kasr-ı Arifan Dergisi, Kasım 2009, s. 6.
[22] www.ikinciabdulhamid.com/ali-haydar-efendi-hazretleri-anlatiyor-261.html
[23] Mustafa Armağan, a.g.e., s.79.
[24] Mustafa Armağan, a.g.e., s.99.
[25] www.kuranvebilim.com/html2/makaleler/abdulhamit_siyonistler_masonlar.htm
[26] Kemalettin Apak, "Türkiye'de Masonluk Tarihi", s.24.
[27] İsmet Bozdağ, "Abdülhamid Han'ın Hatıra Defteri", İstanbul 1980.
[28] Mustafa Yalçın, "Jön Türkler'in Serüveni", İlke Yayınları, İstanbul, 1994, s.186-187
[29] Harun Yahya, "Siyonizmin Dünya Egemenliği Politikası"
[30] Kemalettin Apak, a.g.e., s.39
[31] Kemalettin Apak, a.g.e., s.41
[32] İbrahim Arvas, "Tarihî Hakikatler", Ankara 1964, s. 10.
[33] www.ikinciabdulhamid.com/sultan-hamid'in-burnu-hamidi-burun-mu-yoksa-“sumuklu-burun”-mudur-268.html
[34] www.milligazete.com.tr/haber/sultan-abdulhamid-han-in-tahttan-indirilmesi-113036.htm
[35] Necip Fazıl Kısakürek, "Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han", Büyük Doğu Yayınları, 14. baskı, s. 627
[36] www.fussilet.com/tarihin-sir-kosesi/abdulhamid-hakkinda-bilinen-10-yanlis-t19199.0.html
[37] tr.wikiquote.org/wiki/II._Abdulhamid